10 Haziran 2022 Cuma

kaç para ulan bir mutluluk faik baba

burası daha çok gece hayıflanan yerler. gündüz bu satırları yazmak geceye ihanet sayılmaz. geceler gündüzler bir bizim için. o yüzden buraya yazma hakkımız var. yoksa da söke söke alırız. ama anca lafta. hiçbir şeyi söke söke aldığımız görülmemiştir.

ibrahim tatlıses'in rakı masasında; önce masayı yıkıp; şöyle kafasını kolona dayacak gibi yapıp fake atarak, faik baba'nın tezgahına gittiğindeki ruh halinden pek farkım yok. biri tek cümle söylese onun yanına gidip ellerimi zemine vurup hönküre hönküre salya sümük ağlayasım var. birileri böyle güya teselli edecek kelimeler ederken zerre dinlemeyip ağlamaya devam etmek. ama biri ses etsin.

"nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. gelsin de nereden gelirse gelsin! bir hişt sesi gelmedi mi fena. geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları." diyor sait faik.

sait faik çok güzel şeyler söylemiş, o mesela teselli etse, insan sümüğünü çeker dinlerdi onu. dediklerini uygular mıydı, uygulayabilir miydi bilmiyorum.

ben üzüntüyle baş edemiyorum artık mesela. sait faik buna ne diyebilirdi. bence pek bir şey diyemezdi. çünkü üzüntü ile başa çıkamadığını anladığın an her şey kapkara. bir şeyleri değiştirmeye çalışıp; değiştiremediğindeki karanlık hissiyatı gibi. içini kaplar. sarı sıvılar, beyaz sıvılarla içindeki karalığı boyamaya çalışırsın, anca kesen ve miden delinir.

çok üzülmeyi hak etmiyorum. zaten üzülmek hak edilen bir şey değil, kimse "evet ben üzülmeyi hak ediyorum, ben dünyanın en kötü, haysiyetsiz insanıyım." demez. ama ben derdim öyle biri olsam. siz beni tanımıyorsunuz. sait faik de tanımıyor.

1 Ekim 2017 Pazar

Türküleri Serdim Yoluma


Hepimizin vardır; on parmakla klavyeden çatır çatır gelen seslerle motive olup, yazmaya devam etme isteği. Anlattıkların, anlatacakların önemli gibi gelmez sana, yazmayı bırakıp; birkaç başka şeyle uğraşıp devam edersin. Devam ettikçe yazar, kelimelerin boyunu geçer, arkaya şarkılar çalar. Yazarken dinlenebilecek şarkılar var, size yardımcı olacak. İlham perisi denen çalışma şevki.
O şevke tutunup; en iyi olmak için çabalarsınız. İkinciliktense sonunculuk her zaman daha iyidir biz Dostoyevski sever bünyelere göre.

İyi olmak için sürekli beslenmek gerekir. Beslendiğin gıda, senin gelecek yaşamında; hayatını satın alacağın mesleğinle doğrudan alakalı olmak zorunda değildir. Sadece Ogilvy'nin öğretilerini, Sir Hegarty'nin yaratıcılık hakkındaki yazınlarını okuyarak iyi bir reklamcı olamazsınız. İnsanları ancak Haldun Taner, Sait Faik, Dostoyevski okuyarak daha iyi tanırız. Grafik tasarımdaki boşlukların değerini, yalınlığın o muhteşemliğini Çehov okuyarak da özümseyebilirsiniz.

Edebiyatın bireysel gelişime katkısı yadsınamaz bir gerçek. Modern şarkıları ve geleneksel türkülerimizi edebiyatın başarılı örneklerinden saymalı. O notalarla yüklenmiş sözlerin altında ezilmek; sürekli ezilen bünyenizin hoşuna gitmeye başlamıştır. Dara duran bedenler bu acıdan beslenir, büyür. Büyüme, kadınları, hayatı ve ölümü yaşadıkça devam eder. Ölüm sessizliğini bir ağıt böler, sözler notaları deler geçer. Fakat her an ölüm haberi gelecek bir evde asla müzik olmaz, ses olmaz. Telefon sesi beklersiniz. O an sen kendinlesindir. İki ay boyunca, ses olmayan evimizin sessizliğini bir kulaklık yardımıyla bozduğumuz günler yakın, o duygular uzak. Doğu Türküleri.

Ezginin Günlüğü'nün günlüğümüzde yeri ayrı, üç albümü bizim gecemiz. Gecemiz bizim kendimize zaman ayırabildiğimiz, özgürlüğümüz. Bu yüzdendir ki iki ayın sonunda sarıldığımız tek ses Hakan Yılmaz'ın vokali. Ezginin Günlüğü dendiğinde akla değil, yüreğe düşen ilk isim onunki. Günlüğün o hüzünlü notalarıyla birleşen biraz davudi, biraz boğuk fakat fazlasıyla hüzünlü bir kadife ses yaşamımızın her döneminde bizimleydi. Hakan Yılmaz'ın grupla yollarının ayrılışı ile vokali yüklenen Emin İgüs gerçek Ezginin Günlüğü sesini bir şekilde korumaya çalışsa da onun da ayrılışıyla grup farklı bir yola girdi, kıymetlimiz olarak kaldı.

Yıllar yılı Hakan Yılmaz'dan bir ses bekledik, beklediğimiz ses onun ve günlüğün sesiydi. Yılmaz'ın aynı zamanda akademik bir kariyeri olduğundan -bilmiyorum, belki de ondan çekip gitti bunca yıl hayatımızdan- verdiği derslerle ilgili notlarının da yer aldığı bloguna bir gün bir albüm haberi müjdeledi. Hüzünle yatıp kalkarken Ezginin Günlüğü bize eşlik ettiğinden bu habere ben ve bizim hüznümüz çok sevindi, e-posta yazma fikri gelişti. Hiçbir cevap beklemeden. Elli kere okudum yazdığım metni, içten bir mesaj yazmak en büyük isteğimizdi. Reklamcı olacağımızdan; yazın hayatımızı kendi sesleri ve arkadaşlarının notaları ile beslediğimizden bahsettik. Bu albüm bizim için çok önemliydi. Grafik temelli bir bölüm okuduğumdan; hiçbir çıkar beklemeden albüm tasarımını yapmak istedim. Çünkü bizi dinlediğimiz müzikler, okuduğumuz kitaplar büyüttü.

Sen Yoktun, yıllardan sonra satın aldığım tek albümdü, beklediğim müzik döndü diye sevinirken; o müzik fazlasıyla değişmişti. Doğu ezgileri yerini batıya bırakmıştı. Hakan Yılmaz vokal tekniğini de değiştirmiş gibi geldi bize. Belki bize öyle geliyordur, müzik konusunda size akademik bir dille yazamayacak kadar sağırım. Sen Yoktun bizim için Hakan Yılmaz'ın müziğine yeni bir girişti. Sözlerin şairaneliği harikulade, Sen Yoktun haricindeki şarkılarda o aradığımız hüznü bulamamıştık. Fakat albümü dinleye dinleye sindirdik, adeta eskittik. Sabah üniversite yollarını aşındırırken, toplu taşımanın zorluğuna Sen Yoktun albümü ile katlandık bir sene boyunca. Yol Bitti, Al Götür Bizi ve Yok Bu Şehirde bize hep bir gitmeyi aşıladı, her zaman gidilen taraf olmanın verdiği ezik büzük fikrimize. Albüm tam bir yol albümüydü, uzun bir yolda birden fazla kez dinlenilmesi gereken bir albüm. Belki de Hakan Yılmaz bu değişimi bu yol şarkıları ile bize anlatmak istemişti, bilmiyorum.

Kiminle yalnız kaldıysam, konu türkülerden açıldığında hep Hakan Yılmaz'ın ve Ezginin Günlüğü'nün şaheseri Doğu Türküleri albümünden bahsettim, oradan türküler dinlettim. Ben Hakan Yılmaz'dan güzel Dağlarda Kar Sesi var yorumuna rastlamadım, o türküyle hiç gitmediğim Şavşat'a aşık oldum. Gidesimiz geliyor her dinleyişimizde, bizim hep gidesimiz var da yolların buna niyeti hiç yok. Yeni yerleri öğrenme; yeni duyguları yaşamak için hep Hakan Hoca'dan bir türkü albümü  haberi bekledik. Hakan Yılmaz'ın yeni albüm haberini çok geç aldım, Usta Türkülerle Yeniden deyip; girmişti müzik dostu Kadir Şan Tarhan ile birlikte yine kayda, yepyeni türküler dinlemenin heyecanı bıraktı bize, beklemenin de dayanılmaz yoruculuğunu.

Türkülerin kültürümüzde yeri ayrı. Biz iyi insan olmaya çabalarken; aklımızda hep bir türkü, kişisel gelişimimizde yeri ayrıdır bu duygu yazıtlarının. Her ne kadar çok farklı bir müzik zevkimiz olsa da türküler yalnızlığınızın sarıldığı tek şey, kendi ezgilerimiz. Türkülerle Yeniden, daha önce Ezginin Günlüğü ile birlikte seslendirdiği yedi türkünün yeni bir düzenle seslendirilmesinden, üç tane de ilk kez yorumlanan türküden oluşuyor. Doğu Türküleri'nin o sevdiğimiz 'kavuşamamadan kaynaklı hüznü' bu albümde yok, Hakan Yılmaz'ın vokalinde sevdiğimiz o eski hüzün yok. Kirlilik yok. Kayıtta kullanılan tekniklerle birlikte türküler daha durulaşmış, vurmalı çalgıların yoğunluğu çok güzel bir atmosfer katmış. Türkülerimiz de modernize olmuş, her bir yorum birbirinden kıymetli. Kültürünü hiç bilmesek de Alevi deyişlerinin beni fazlasıyla etkilediğini söyleyebilirim. Hazreti Şahın Avazı türküsünün bu denli güzel yorumunu daha önce hiç dinlememiştim, o kadar çok yakışmış ki Hoca'nın sesine..

Azerbaycan ezgilerini Hakan Yılmaz'dan dinlemenin keyfi başka, Dut Ağacı eskisi kadar duygu yüklenmemişti derken; Hakan Hoca türkünün ağıt kısmında bizi kolumuzdan çekerek Doğu Türküleri yorumuna geri götürüyor, bizi orada bıraksa kalırız istediğimiz kadar. Tıpkı Gule'de bir zamanlar çok sevdiğimiz kadının ilk ve son kez dizimizde yatıp film izlediği günlere bizi götürdüğü gibi. Müziği bu yüzden de çok seviyoruz; hiç biletsiz çok yerleri dolaştırabiliyor. Trenlere kaçak binen yolcu heyecanıyla. Dinlediğiniz anda, sizi en sevdiğiniz yere götürüyor; orada kalmak için bir kez daha dinliyorsunuz, bir kez daha. Sonra da bir bakmışsınız ki orada kalıyorsunuz, kalmışsınız. Herkes gitmiş, siz oradasınız.

Le Hanım, babamın da gitmeye çalıştığı uzun süreli bir yolculukta, vazgeçtiği; bilincinin açıldığını öğrendiğimiz vakit; gece dinlediğim ilk türküydü, sessiz sessiz yaşlar dökmüştüm o türkü ile ayın aydınlattığı yastığa, mutluluk gözyaşı, üzerine de bizi her daim garip bir buruk sevince gark eden Dağlarda Kar Sesi var. O yüzden Le Hanım'ın bu albümündeki yorumu benim için ayrı önemliydi, Le Hanım duymak istediğim gibi başlıyor; gelenekselleşen haliyle, devam ediyordu.

Türkülerle Yine Yeniden albümünü iple çekiyoruz. Bir de Sabah Türküsü albümünün o eşsiz atmosferini yeni şarkılarda yaşayacağımız bir şarkı albümünü. Hayattaki en büyük dileği sağlığın yanında Ezginin Günlüğü'nün o efsanevi kadrosunu tekrar bir arada görmek isteyen bir kişiyi kim neden üzsün? Umarım Hoca da üzmez, bizi çıkardığı o yol şarkıları ile eskiye döner, eskiler bizim yaşanmışlıklarımız, bizi büyüten, bizi yazdıran şeyler.

26 Haziran 2017 Pazartesi

Boşluk Eskisi

Bir hikaye yazdım, sonunu açık bıraktım. Girebilenler rahat çıkabilsinler diye öyküye, öykünün sonunu bıraktım okuyucuya; istedikleri gibi bitirsinler diye.
Hikayenin karakterlerini yazmadım; insanlar kendi karar versin kişiliklerine diye. Dört bir taraf boşluk, boşluklar uzayda yer kaplar; sayfalarda bir şey ifade etmez.
Teksir ettim bütün boşlukları; dağıttım dört bir tarafa; almadı kimse bakmadı içine. Bir eski kahveden çıktı bir aktör eskisi; topladı yaşanmışlıkları başladı sahnelemeye caddenin ortasında. Toplandı kalabalık; başladı alkışa. Alkışlar yükseltti aktörü, performansını en yükseğe çıkardı, tiratları birbiri ardına sıraladı, sahnede gençleşti. Metnin sonunda yazdığı gibi astı kendini bir yükseğe; halk önce alkışladı, sonra ağladı. Aktör selamlayamadı halkı, Azrail aldı götürdü. Öldüğünde cebinden çıktı arkasında 1968-Hamlet yazılı fotoğraf, bir de mutlu gülümseme.

10 Nisan 2017 Pazartesi

Bensiklopedi Roma Rakamları ile On Dört


- Güzel müzikler olmasa hayat biraz daha gri olurdu. Güzel müziklere tutunuyoruz yükseklerden aşağı düşerken. Düşmemizi engellemiyor belki ama yavaşlattığı kesin.
- Şarkılar kadınlarındır.
- Bir süredir bir müzik listesi daha oluşturmak istiyorum. Miray'ın işe el atması gerekiyor. Miray işe el attığında; o iş bitiyor. Miray benim gurur kaynağım. Benimle dört sene boyunca -belli aralıklarla- aynı İtalyanca dersine girdi ve fakat şaşırtıcı bir şekilde İtalyanca'yı kıvırdı. Aferin Miray. Beş yıllık serüvende en çok onunla girdiğimiz İtalyanca derslerini özlüyorum. Gerisi boş. Beş sene boyunca iyi ki okul çıkışlarında özüme, evime dönmüşüm. Yoksa çevremle daha fazla vakit geçirecek; şimdi de daha çok hayıflanacaktım yitip giden zamanıma.
- Trt Arşiv yaşamımın son bir senesindeki en güzel şey. Bütün gece oradan oraya! Münir Özkul, Selim Naşit Özcan, Haldun Taner, Oğuz Aral, Cem Karaca, Barış Manço bütün gece birlikte oturuyoruz, yatma vaktimin gelince de onları nazik bir dille uyarmak istiyorum, kıyamıyorum. Sabaha kadar oturuyoruz, ben uyuyakalıyorum, onlar sohbete devam ediyor, ben de onların anıları ile dalıyorum düşlere.
- Anılarla daldığın düşler daha verimli. Daha pembe. Kara vakitlerin rüyalarından yorulmuş, rüya bakanlığı ile bir antlaşma imzalamış; bu süreçte daha fazla rüya görmek istemediğimi kendilerine bildirmiştim. Çünkü rüyalarımda içinde bulunduğum sosyal statünün tüm göstergelerini yaşıyordum. Bir gün dükkanda bana sahte para kaktıran adamla mücadele ediyor, diğer gün ise elektrik kontağından çıkan bir yangın sebebiyle dükkan harıl harıl yanıyordu. Zaman zaman babam dükkanı denetlemeye geliyor, artan çerez fiyatlarından şikayet ediyordu. Fakat rüya bakanlığı bana yaptığı yanlışı farketmiş olacak ki güzel bir rüya gördük sonunda. Rüyaları tekrar görme şansı yaratılan bir teknoloji geliştirilse en az iphone kadar satardı. Ya da işi metafiziğe havale edip; herhangi bir din veya inanışta aynı düşü tekrar görmenin bir duası varsa onun tanrısına bir kilogram karışık kuruyemişi kurban edebilirim. Hatta işi abartıp; işi dükkanı onun üzerine yapmaya kadar götürürüm. Çünkü yalnızlığın en büyük savaşçısı rüyalar. Hayatında elini tutamayacağın biri ile yan yana yürüyebilir, işi abartıp saçını bile okşayabilirsiniz. Bunun ergenlikte farklı versiyonları da vardı da bu yazıda onlardan bahsetmek istemiyorum. İşin romantizmini bozmamak gerek.
- Komser Şekspir filmini bilirsiniz, Sinan Çetin'in nasıl böyle bir işe imza attığına hala hayretler içinde kaldığımız film. Yalnızdır Kadir İnanır, Atatürk büstünün karşısında öyle bir oynar ki biz etkileniriz. Aynı yalnızlıkla, dükkanda bir litrelik rakı şişesinin karşısında, aynı oyunu oynuyorum. Kızım yerine babamı koyuyorum.
- Bir arkadaşımız var. Arkadaşlarım sayesinde tanıdım, iyi ki de tanıdım. Mezun olduktan sonra da bir dönem okulda çalıştığım sürede kazandığım ender şeylerden. O "Göbekler mutlu anların simgeleri" demiş. Bir katılıyor, bir katılmıyor, daha sonra tekrar katılıyoruz, katılmıyoruz. Mutsuzluktan fazlaca kilo alan biri olarak katılmamak gerekiyor, dostlarla içilen biralara aşk gibi sarıldığımız için de katılıyoruz. Gerçek dostlarla.
- Elli beş bin kere söyledim, yine söyleyeceğim: Gün içinde ne dinlersen dinle; geceyi Sabah Türküsü albümü ile bitirmek gerek. Bir gün, ben büyüyünce bu albümün bir belgeselini hazırlayacağım, kafamızda yıllardır takılı olan 'Ulan bu grup dağılmasa şu an nasıl olurdu?' sorusunu da yanıtlayacağım. Bu konuda bu yazıyı okuyan iki dostum kesinlikle; okuduktan hemen sonra bana mesaj atacak. Adım gibi eminim. Trt Arşiv'de bir programda Bahçedeki Sandal albümünü hazırlayan Günlük'e rastladık. O yılları yaşamalıydım, Günlük'ü canlı, sevdiğim kadınla birlikte dinlemeliydim dedim, arkadaşım "Hangisiyle lan?" diye sorunca baya güldük. Güzel kadınları sevmeyi sevmek kadar güzel bir şey yok, sevilmek sevmek kadar heyecanlı değil.
- Şarkılar açık kalan üzerinizi örtmek için var.
- Benim biricik oğlum Pasör Çaprazı, büyüyor. İlk dişini çıkardı bir ay kadar önce, yavaş yavaş da emekliyor. Yürümeyi de öğreteceğiz. Pasör'ü grafik ve anlatı ile büyütüyoruz, kulağına sürekli iyi müzik çalıyoruz. İyi müzikleri Pasör seviyor, siz de seversiniz.Pasör Çaprazı'na Ulaşmak İçin
- Rapunzel'e selam. Ondan da bahsedecektim de o ayrı bir yazı konusu.
- Hoşça.

19 Kasım 2016 Cumartesi

Gel Bize Gidelim; Brech'ten, Erkal'dan, Daltaban'dan, Tiyatrodan Konuşalım


(Bu yazı 19 Kasım 2016'da  Pasör Çaprazı'nda yayımlanmış, blog için genişletilmiştir.)
   Pasör Çaprazı, okumalık radyo istasyonu olarak çalışsa da bazı zamanlar bizim için önemli haberleri, söyleşileri paylaşıyoruz.

Cumartesi gününü evde geçirmek isteyenlere, keyifli bir söyleşi bırakıyoruz. Söyleşinin altına da uzunca bir not.
   Bizim dostlarımızla oluşturduğumuz bir haberleşme kanalı var. Bu kanalın ismine de "İzlenmelikler" koyduk. Buraya zaman zaman çeşitli içerikleri sürüyoruz, fırsatını bulan izliyor, o an uygun olmayan vakti oluna; o reklam filmini, filmi izliyor. Üzerine konuşabilirsek konuşuyoruz, konuşamasak da ileri bir tarihe erteliyoruz, ertelemelerimiz ayyuka çıktığı vakit hangisini, ne ara konuşacağımızı bilemez oluyoruz, konudan konuya zıplıyoruz, konular arasına bol bol kahkaha serpiştiriyoruz, bu hep böyle sürüp gidiyor.
   Günün anasonlu veya arpalı vakitlerinde ise aslında var olan; gözümüzden kaçan şarkıları keşfettiğimiz vakit oraya sürüyoruz, bu şarkılar günün herhangi bir zamanında bir şekilde hayatımıza giriyor. Bu "İzlenmelikler" bir paylaşım ağından ziyade bir yardımlaşma ağı olarak hizmet verdiğine inanıyoruz. Yardımlaşma şöyle; üçlü arkadaş topluluğu olarak diğerleri gibi bir takım ortak özelliklere sahibimiz; kariyer planlaması da önem sırasında en başı oynuyor. Bu yüzden sürekli izliyoruz, izlemeye çalışıyoruz. İzlediklerimizden ders çıkarmaya çalışıyoruz; birbirimize 'göz' aşılamaya çalışıyoruz.
Bu yardımlaşmayı bu sefer burada gerçekleştirelim istedik. Okulumuzun uygulama ajansı haricinde bir işimiz olmadığından; keşfedecek çok zamanımız oluyor, internetin belki de en önemli özelliği, size uygun olan içeriği zahmetsiz önüne getirişi. Söyleşi programları bizim ilgimizi oldukça çekmekte. Herhangi bir konu hakkında o konunun ustasının konuşmalarını dinlemek bizi kendimizi geliştirmek istediğimiz alanda bir kamçılama etkisi yaratıyor. Bu yüzden biyografik veya otobiyografik eserler kütüphanemizde yer alır. Bugün alanında önemli insanların kulağını çınlatacağız.
   Murat Daltaban'ı birçoğumuz değil; neredeyse hepimiz oynadığı televizyon dizilerinden biliyoruz. Tiyatro ile kendi imkanımız dahilinde haşır neşir olduğumuzdan; kendisinin DOT kurucusu olduğunu biliyorduk. Ve DOT Türkiye'de yerleşmiş belli başlı tiyatro gruplarından sıyrılarak, alternatif tiyatro akımının en önemli temsilcilerinden olmayı başarmış bir tiyatro grubu. DOT, tiyatronun fiziksel ve görsel gücüne fazlasıyla inanmış bir grup olarak; oyunlarının afişlerine de gereken önemi fazlasıyla veriyor. Çalışmalarını bir aşka bakar gibi takip ettiğimiz bir Grafik Sanatçısı Haluk Tuncay'ın Sarı Ay isimli oyuna bir afiş hazırlamıştı, hala aklımızdadır. Sırf bu afişin etkisiyle o oyunu çok izlemek istemiştim, olmadı.
   Geçtiğimiz dönem, Çok Sayın Örnek Alınanlar Listesinde Başlarda Yer Alan Hocam'ın konuğu İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde Kültür Yönetimi programında akademisyen olarak çalışan bir hocaydı. Sunumunun bir bölümünde, sanat yatırımlarından bahsetti. İlave olarak kalkıp uzunca bir süre konuşmuş, yine insanları bezme noktasına getirmiştik. Böyle alternatif sahnelerin ayakta kalabilmesi için; oyuncuların illaki televizyon yapımlarında boy göstermek zorunda olduğundan bahsettik. Çünkü, bir tiyatro kumpanyası oynadığı geceler, tek bir koltuk boş kalmayacak şekilde, içeriyi tıklım tıklım doldursa bile o tiyatro mali bir zorluğu yaşayacaktır diye de ekledik. Bu durum beraberinde getirdiği; televizyon, tiyatroyu olumsuz mu etkiliyor tartışmalarına yol açıyor. Bu düşünceyi biraz daha ileriye götüren tiyatro eleştirmenleri, bu durum tiyatroları maddi anlamda rahatlasa da içinin boşaltılmasını sağlıyor. İnsanlar tiyatroya televizyonda izledikleri oyuncuları görmek için geliyor deniyor.
Daltaban, yeniliğe çok açık olduğu için midir bilmiyoruz; medyascope.tv'de yayın yapmaya başlamış. Biz yeni rastladık bu güzel içeriğe. Medyascope'un en önemli silahı sloganlarında belirttikleri gibi "çünkü özgür" olması. En azından şimdilik o platform özgür. Bu içerikte bir yayını kanallarda yapsa Daltaban izlenmezdi. Ha şimdi de Periscope'ta yayın yapılırken izlenme sayısı nasıl bilmiyoruz, fakat şunu biliyoruz ki reytingler bahane gösterilerek kaldırılacak bir program değil.
Şeyler ve Şeytanlar ismini verdiği programa Türkiye Tiyatrosu'nun yaşayan en büyük ustalarından Genco Erkal konuk olmuş, Art arda anıları sıraladı, gündemden konuştu. Program her yönüyle mükemmeldi, bir on iki saat daha sürse, on iki saat izlerdik.
   Genco Erkal ile tanışmamız bir hayli geç. Sivas '93 oyunu ile ilk defa izledik Erkal'ı. İlerleyen yaşına rağmen; yaka mikrofonu kullanmıyor, sahne sanatları bölümünden yeni mezun olmuş bir genç gibi istekli bir oyun ortaya koyuyordu. Bir talihsizlik sonucu düştü sahnede, yanlış hatırlamıyorsam biraz da kaşı açılmıştı. Fakat hiç bozuntuya vermeden devam etti oyununa Genco Erkal.
Hazırlığının direktörlüğünü Uğurcan Ataoğlu'nun yaptığı afişi, Sabancı Kültür Merkezi'nin girişinden söküp çantamıza katma gibi bir hedefimiz varken; biri bizden önce davranmıştı. Öyle etkileyici bir oyundu, her yönüyle. Daha sonra çok uzun süre izleme fırsatı yakalayamadık Erkal'ı Ben Bertolt Brecht'e kadar. Bertolt Brecht ile tanışmamızı sağlayan isim bir diğer Türkiye Tiyatrosu büyüğü Ferhan Şensoy'du. Üniversitenin hazırlık senesinde, İngilizce'den çok Türkçe ile zamanımı geçiriyordum. Sıkıntılı bir süreçte, sevmediğin okulda, kitaplara sarılmıştım. Hayatımda en çok kitap okuduğum dönemdir hazırlık senesi. Brecht'in iletişim'den çıkan Beş Paralık Roman'ını okumuştum. Romanın yazıldığı dönem ile şimdiki arasında hiçbir fark yok, sadece zaman-mekan ve kişiler farklıydı. Brecht, kitapta, yozlaşmışlığı, yoksulluğu ve toplumu şiddete sevk eden her öğeyi sorguluyordu. Geleceği görebilen bir adam olduğunu anlıyordunuz Brecht'in. Eniştemin kütüphanesinden arakladığım; Halkın Ekmeği de Brecht'in o epik anlatmını, devrimci ruhunu nasıl dizeleştirdiğini gösteriyordu. Epik tiyatroyu ve Brecht'in sık sık başvurduğu kabare tiyatrosunu öğrenmek için; okulun kütüphanesinden bir kitap almıştım, birinci sınıftı, zor zamanlardı. Zor zamanlardı çünkü; temel tasarım ile sıkıntılarım vardı, soyut düşünemiyordum, hocaların verdiği İngiliztanca dersleri anlamakta güçlük çekiyordum. Çok Sayın Örnek Alınanlar Listesinde Başlarda Yer Alan Hocam ile zaman zaman tiyatro konuşuyor, o da benim Sayın Mor Hoca ile görüşmemi söylüyordu. Sanki 12 Eylül sürecindeymişçesine; sürekli yasaklı kitaplar bulunduruyormuşum gibi kitaplarımı hep çantamda saklarım. Birincisi kitaba bir zarar gelmesini asla istemem, ikincisi ise okumayı insanlar hava atılacak bir fiilmiş gibi görmeye başlamıştı. Üniversiteydi, ve birilerinin sanatı kullanarak hatun düşürme derdi vardı, çünkü çük sanattan daha önemliydi orada. Arkadaşım Epik Tiyatro kitabını görünce, incelemiş, masanın üzerine koymuştu, ben de kapıdan içeri girdim, çok sevdiğim morlu kadın kitabı incelemeye başlamış, uzaktan gördüm, masama geçerken herkese bakarak:
   "Kim okuyor bunu?" diye sordu. Sürekli projelerimi parçaladığından kendisinden de çekinerek "Ben..." diyebilmiştim sadece. Candan bir ses tonu ile "Aferin!" dedi, bir daha da birinci sınıfın sonuna kadar bir aferin duymamıştım zaten o derste. O kitabı okudum, Brecht'in günlüklerini okudum; Brecht'i biraz daha anladım sanarak İstanbul'a Şensoy'un Brechtiyen bir tutumla yazdığı Nasri Hoca ve Muhalif Eşeği'ni izlemeye yola koyuldum. Beğenmemiştik. Ortaoyuncular'In DVD'lerinden izlediğimiz Brecht uyarlaması "Üç Kurşunluk Opera" daki mükemmelliğin onda biri yoktu oyunda. Bir Ferhan Şensoy hayranı olarak; bu duruma çok takılmadık, her oyunun tam olgunlaşacağını düşünmek zaten çok saçmaydı. Uzunca bir süre bir daha Brecht etkisinde bir oyun izlemedik; Genco Erkal'ın Ben Bertolt Brecht'ine kadar. Genco Erkal'ın Tülay Günal ile birlikte uyumu göz dolduruyordu. Oyun şarkıları bir kabarede tiyatrosunda olabilecek kadar sade ve etkileyiciydi.
   Asıl vurucu oyun; Bir Delinin Hatıra Defteri idi. Ankara Devlet Tiyatrosu'nda yok satan performansı ile Erdal Beşikçioğlu çok fazla övgü alıyor, izleyen herkes büyüleniyordu. Bizim hayatımızda Ankara'dan çok, Ankara'da yaşayanlar olduğundan o oyunu izleyememiştik. Erdal Beşikçioğlu sanıyorum bir söyleşisinde Genco Erkal'dan oyunu izlediğini belirtmişti, biz de hep merak ediyorduk Usta bu oyunu nasıl oynuyordu diye. Usta bir gün tivit attı, oyunun ilk sergilenmesi üzerinden elli yıl geçmiş, bunun şerefine tekrar Poprişçin olacaktı Genco Erkal. Bu habere oldukça heyecanlandık, yerimizde duramadık. Bir kez daha okuduk Bir Delinin Hatıra Defteri'ni.
Dostlar Tiyatrosu, İzmir'e turneye çıkacak haberini okur okumaz yazıldık biletlere! Muhteşem bir performans izlemiştik, yaşı ilk izlediğimizden beri altı-yedi yıl geçmesine rağmen daha da gençleşmişti. Bütün seyirci, Usta'yı o gün on dakika ayakta alkışladı. Bir seyirciyi bile duygulandıran bu alkış töreninde Genco Erkal'ın ne hissettiğini az da olsa tahmin edebilir her tiyatro sever.
Genco Erkal bu programın başında aslında bizlere sanatçılığı özetledi: "İyi olmak zorundayız, herkes bizden iyi olmamızı bekliyor ki onlara biraz umut verelim..."
   Cumartesi gününüzden ve bu programdan daha fazla çalmak istemiyoruz, programın devamını da sizlere bırakıyoruz. Genco Erkal'ı bilmek gerekiyor, halen hayattayken izlemek şart! Kendisinin bir otobiyografisini okumak çok etkileyici olabilirdi, kendi söyleşisinden anladığımız şu ki; tiyatro öyle sert bir patron, bir türlü izin alamadığın. Bir türlü izin alıp, kendi hayatını üçüncü sınıf hamur kağıtlara basmaya zamanın olmuyor. Ferhan Usta da bunu şöyle belirtmişti yayımlanmamış gecedestede:
işim arasına sıkışan yaşam
tiyatro bir deli attır
at üstündeyim
hep yarıştayım
bir gün attan düşersin
the end
bu böyle bir maratondur
çok molalar veremezsin
   -Ulan Güney, yine malumatfuruşluk yapıyorsun!
Söyleşi İçin:
Şeyler&Şeytanlar: Efsanevi Bay Erkal! Konuk: Genco Erkal

Fotoğraf: Muhsin Akgün

24 Ekim 2016 Pazartesi

Bensiklopedi Roma Rakamları ile On Üç


- Merhabalar Sayın Okuyucu!
  Bu blogu özlediniz mi bilmiyorum. Lakin özlemediğinizi düşünüyorum. Çünkü burayı boşladığımızdan beri ne bizim kapımızda "Lütfen yaz!" diye yattınız, ne de yüksek bir binanın tepesine çıkıp; "O blog yazarı buraya gelecek!" türevinden eylemlerde bulunmadınız. Neyse biz de beklemiyorduk zaten. Ama en azından yorumlar kısmına not düşüp, "Be ağzına sıçtığımın üşengeci, iki satır yazıyorsun zaten, onları da yaz-yayınla!" demediniz. Fakat biz burada olmadığımız süre zarfına bir adet hikaye dizisi, -dizi dediğime bakmayın, finali erken olan dizilerden, maksimum üç bölüm, dördüncü bölümünün taslağı bile yok.- bir adet okumalık radyo istasyonu projesi, bir adet mezuniyet, bir adet darbe kalkışması, bir adet Ömer ve Ali Ağbi, bir adet işsizlik, bir adet kuruyemişçi dükkanı, birkaç yüz şişe de alkol sığdırdık. Size bunlardan birkaçını zamanla sunacağım.
 - Tarihler 17 Haziran'ı gösterdiğinde Bensiklopediler'de sıkça yer verdiğimiz okulumuzu bitirdik. Bir adet siyasi iletişim kampanyası ile mezun olup; hayalimizin en doruklarında İstanbul'a yerleşme fikrini cebimize iliştirip yolunu tuttuk şehrin. Buradan bir macera çıkmayacak. Konuyu değiştiriyorum. İşsizliğin macerası olmaz, işsizlik olsa olsa dramdır. Yazın bunu; ileride bir otuz yaş altı yaratıcı listelerine girebilirsem benimle sektörel bir söyleşi yaparlarsa bu cümleden gireceğim.
  - Bir gün dükkanın önünde oturmuş, mekaniksel bir harekete bağladığımız çiğdem çıtlatma işlemini  Cern'de hiç bulunmamış, fakat fizik hakkında çok ileri gelen bir zat-ı muhterem ile gerçekleştiriyor, aynı zamanda da kadın fiziği hakkında hoşbeş ediyorduk. Bir başka ağbi giriyor içeri, viski çeşitlerinin fiyatlarını soruyor, gözüne kestirdiği Daniels'ların Jack'ini istiyor, bunun aynısını ben evde yaptım diyor, çıkıyor, bisikletine biniyor ve gidiyor. İşte o ara beklediğim aydınlanmayı yaşayacağımı zannediyordum ki bir bok yaşamıyorum, çiğdemi alıp yemeye devam ediyorum. Her günüm bu ve bunun biraz daha değişiği adamlarla muhabbette geçtiğinden; zamanla bu boş muhabbet üzerimde kalıcı hasarlara yol açacak diye korkuyor, fındıklara Bernbach, antep fıstıklarına Ogilvy, bademlere Burnett, çekirdeklere de Acıman isimlerini takıyorum. Gelen olaylardan habersiz müşterilere:
  "Ağbi Kristal Elma'dır, Kırmızı'dır bunlar biraz işin şov tarafı, ha bir kıstas olacaksa; yapılan işin ne kadar yaratıcı olduğunu, iletişimi hangi yolla nasıl başarılı sağlanmışın belirlenmesi için Cannes'a başvurulabilir." diyorum, insanlar gözlerini fal taşı gibi açıyor. Sanırım tanıdıkları Reklamcılar Derneği'nde.
 - Bir macera çıkmayacak demiştik ya, macera çıkarmaya çalışayım istiyorum: Mezuniyet projemin bir parçası olarak bu projeyi aslında bir viral gibi sağda-solda yaymaya çalıştım. İnsanlar benim projemi bitirmem bitmeden benim projemin yani kampanyasını hazırladığım partinin varlığını daha fazla hissettiler. İnsanlar, basma kalıplarla oy veriyor ya da ataerkil bir sistemden gelindiği için evin büyüğü kime oyunu atıyorsa ona atıyordu. Bunu da aklımızın baş köşesine yazarak, bir partinin dilini değiştirmeye çalıştım, bana kalırsa dil açısından bir eksiğimiz yoktu, istediğimizi gerçekleştirmiştik. Hatta ve hatta çok kısa bir sürede tamamladığımız projemizi dostlarımızla konuşurken "Çok saçma bir şekilde güzel oldu lan bu iş!" söylemine yarım saat kahkaha atmışlığımız var. Notlamayı sallayıp; insanlardan aldığımız tepkileri görünce pılımızı pırtımızı toplayıp Başkent'in yolunu tutmaya karar verdik, darbe kalkışması oldu. Bizim bir dönem üzerinde kafa patlattığımız, bu yüzden karamsarlığa düşüp belirli bir süre işi bıraktığımı, sonra sol kulvardan koşarak bitişe vardığımız proje rafa kalktı. Bu şanssızlıktan ziyade; Kutuplar ve bedevi ilişkisinden ibarettir.
  - Bir yaşını doldurmasına ramak kala oğlum, Pasör Çaprazı'ndan bahsetmek istiyorum. Oğlum, benim yıllığım. Anı defterim. Halet-i Ruhiyem. Geçtiğimiz yıl tam bu zamanlar oldukça canım sıkılıyor, birkaç sağlık probleminin kafaya verdiği takıntı hissi vücudu olumsuz yönde etkilemiş, üzerine bir de ölüm görünce; kafayı dik tutmak için bir şeyler yapmak istiyordum. İki arkadaşım ile birlikte okulda bir şeyler yapalım istiyorduk iki senedir. Biz bir şeyler yapmadan; bir şeylere isim vermeyi çok iyi biliyorduk ve iyi içiyorduk. Birçok isim çıktı, fiilsiz başı boş gezdi, gezdi, sonra bizlere söverek gitti. Son seneydi, bir şeyler bırakmalıydı. Blog yazıları uzun olduğu gerekçesi ile okunmuyor, -Elbette bunda bizim kalemimizin yetersiz oluşu olabilir.-, sağda solda boş boş gezen mag kültürü giderek popülerleşmekteydi. İçi boş insanlar bu tip oluşumlarla aslında doğasında kültür-moda yatan hipsterlıkla uzaktan yakından alakası olmadan sadece işin tarzını seviyorlardı. Bir şey yapmalıydı. Bir radyo programı bırakalım lan bu okula dedim, Oğulcan biraz önüne baktıktan sonra Pasör Çaprazı olsun lan dedi adı! Her şey tamamdı, ortamlarda edebiyat-sanat-çizgi roman-sinema konuşmayı sevmeyen insanlar burada her şeyi doğal halinde; hatun düşürme kaygısız gerçekleştirecekti.
  İkinci yuvam haline gelen fakültenin kapısını çaldım, fikrimizi anlattım, sıra olunduğunu, şuan radyonun yayın yapmadığını yayınların podcaste döndüğünü öğrendim, başım aşağıda fakülteye gittim. İlk jüriden çaktım. İnternet üzerinden yapalım dedik, yine bir bok yapmadık. İşi madem yazıyoruz, okumalık radyo istasyonuna çevirelim dedik. Aslında biraz da mecburiyetten bunu yapmak durumunda kaldık, ha ben halen iyi yaptığımızı düşünüyorum. Oğlumu tek başıma büyütmeye çalıştım, artık büyüdü, yeni insanlarla tanıştırmak istiyorum onu. Bu yüzden müzik zevkine güvendiğim iki arkadaşım ile konuştum, biri ile daha konuşmadım. Big L's Tasarım Kolektifi hizmetini tamamladıysa da tek L olarak konuyu Whatsapp'a yatırdık, güzel şeyler çıkacak gibi. Çıkmasa da havaya uçan herhangi bir projemizden farkı olmayacak, Pasör de zamanla görmekten usandığınız, destek vermediğiniz Facebook zaman tünelinizden uçup gidecek.
   - İş arama sürecine geri dönüyoruz, bu kadar ciddiyet yeter, iş arama işi aslında daha ciddi olsa da hiç öyle şeyler yaşanmıyor bu alanda. Bazen düşünüyorum da Papua Yeni Gine'ye bile öz geçmişim ulaşmıştır. Bir gün oradan bir reklam ajansı beni arayacak, bizimle çalışır mısınız? diyecek diye ödüm kopuyor. Hayır, çalışmayacağımdan değil. Telefonda teklifi anlayamayacağım diye korkuyorum, yoksa gözümüz kara. Gideriz.
  - Bu aralar en büyük hobim; eski filmleri arkaya koyup, görüntüsü ile ilgilenmeden sadece konuşmaları dinleyip, bir şeyler yazmaya çalışmak ya da bir şeyler okumak. Yalnız dikkat ettiyseniz çalışmak diyorum, çünkü ikinci dakikadan itibaren filmi izlemeye başlıyorum. "Bak pelerinle oturdun rahat edemedin..."
  - AROG'u en az on beş defa izlemişimdir ki yirmi de olabilir, halen her izleyişimde kahkaha attığım sahneler var. Bunu da neden belirttim bilmiyorum.
  - ATV'de Gözüm Sende diye bir program başlamış. İki haftadır izliyorum. Çok garip. Cast olduğu bu kadar belli olan bir program daha izlememişimdir. Ha belki Stv'de yer alan bir mahkeme programı vardı. Belki o. Lan onu da hiç izlemedim ama hakim amcanın kızım deyişinde yüzünün aldığı şekil aklımda.
 - Aydın Yenipazar'ın pidesi, ünlü falan değil arkadaşlar. İnanmayın. Bunu her platformda dile getirmeye çalışıyorum ki siz de kandırılmayın. Show TV'nin Whatsapp ihbar hattına insanları kandırıyorlar diye bir haber videosu atmayı bile düşünüyorum. Pide ve Fırıncılar Odası Başkanı'nı göreve çağırıyorum.
  - Yalnız yerde, yalnız zaman... Bir kaybeden aforizması olarak bunu; kullanmak isteyen bir kaybeden yazara uygun ücrete satabilirim bu cümlemi. Bence en az üç yüz bin sattırır.
  - Ben limonatanın içine azıcık votka koyuyorum, çok mu?
  - Bir gözü var, yaz gökleri gibi. Masmavi. Deniz gibi. Deniz dedim de aklıma Helenizm geldi! Yaşasın Büyük İskender ve Helenizm politikası. Tarihteki Helen de o kadar güzel miydi ki lan acaba? Neyse biz hedef kitlemizi doğru belirleyelim.
  - Ben kaçıyorum, oğlum Pasör Çaprazı'nın sizlere çok selamı var, desteğinizi bekliyorum. Desteklemeseniz; desteklemeyen insanları tek tek deşifre edeceğim, alfabe sırası ile. Liste elimizde. O kadar reklam yapıyoruz be olum!
  - Hoşça.

24 Mayıs 2016 Salı

Ezginin Manifestosu

"kalemini yalnızlığının mürekkebine batır
de ki
hayat
nasıl çalardı seni benden
ve ben
nasıl geri alırdım seni
dizelerimde

bir sırma telin 
duyulur
duyulmaz 
titreşiminde

bozbulanık bir yağmur sonrasının ezik büzük
parkelerinde biriktirdiği suları, yorgun
mazgallarından iki gözü iki çeşme akıtan
bir eski zaman sokağında, ürkek ve efsunlu
adımlarıyla seyirten bir kadının çaresizliğini,

bilgi, uçsuz bucaksız denizlere karışan
ırmaklar gibi, sözcüklerin, deneyimlerin
yatağında kıvrılarak eleverirken yaşamı,
doyumsuz bir hazzın içten içe depreşmesini,

sevgilinin-serin, ocağında bir hasret çayını
usuldan usula demlendiği ve derin bir çilenin
sindiği duvarlarında akşamların, suskunlukların,
yalın söyleşilerin, görmüş geçirmiş gülüşlerin
fısıldaştığı- gönlüne bir türkmen davetine 
girer gibi girmeyi

ve nice acılardan damıtılmış bir 'hoşgeldin'
ile sınırlanan o anda, o, iki gözbebeği 
arasında çakan ve yaşamın yüce anlamını
aydınlatan şimşek anında, bir kan damlacığının 
doludizgin bir yüreğe doğru koşturmasını ve ona
eriştiğinde -bir an, bir ömür, bir çağ boyu süren
kışların
bitivermesi gibi- yüreğin buzullarının çözülmesi

bir kula atın, dörtnala koşup da, erimsiz bir
tanyerinin kıyısına eriştiğinde, durup, o 
sonsuzluktan saçılan binbir ışıkla soluklanmasını,

ve uzakta ufuk çizgisinde söken şafağın

bir sırma telin 
duyulur
duyulmaz 
titreşiminde

kıvranan yüreklerin
olanca görkemiyle
atmasından

başka bir şey olmadığını

düştük günlüğümüze"

Hakan Yılmaz
(Ezginin Günlüğü'nün 1983'te düzenlediği ilk konseri için hazırlanan broşürde yer alan manifesto.)

29 Ocak 2016 Cuma

Bensiklopedi Roma Rakamları İle On İki


- Şiirlerin her kelimesi birer öykü gibi, Öykülerdeki her kelime ise hayat. İyi bir şair aynı zamanda iyi bir öykü anlatıcısıdır, her öykücü şiir yazamaz. Şiirler yaşanmalıdır, öykücüler kurgu hayatlarında gerçekliği fark edemez.
 - Spotify'ın bir tanıtımında onunla konuşamıyorsan, bir şarkı armağan et diyor. Bizler Big L's Tasarım Kolektifi olarak bir süredir Pasör Çaprazı adı altında şarkılar paylaşıyoruz, gelen-giden yok. Aslında olay tam olarak şöyle gelişti:
Kasım ayının griye çalan atmosferinde zor zamanlar yaşayınca kafayı başka bir şey ile oyalamanın gerekliliğini düşündüm. Lise yıllarımda geceleri oturup sabaha kadar bazı programcıların gündüz kayıtlarını dinler okula gider günlük boş muhabbet ihtiyacımı karşılayıp, sıraya kafayı vurur yatardım. Radyoculuk aklımın en diplerinde kalmıştı  anlayacağınız. Bir radyo programı yapalım istedim, istediğim hiçbir şeyi gerçekleştiremediğim için bunu üniversitede de henüz yapamadım. Yani en azından şimdilik. Fakat güzel kitapları güzel insanlara önerdiğim gibi, güzel müzikleri de güzel insanlara armağan ediyoruz gün aşırı. Elbette Spotify'ın önerisinin altında, sayfa açtık sayfa!
Sosyal medyada paylaştığın her şey sadece tek bir kişi içindir. O tek kişiden olumlu-olumsuz bir geri dönüş almışsan geri kalan kimsenin yorumu, takdiri sizin umurunuzda olmaz. Bir öykü yazarsın, okumuş mudur bilemezsin, umut edersin sadece. Belki biraz da heves. Sadece o kadar.
 - Şarkı yazarları modern şairlerdir.
 - Mahir Ünsal Eriş'in Dünya Bu Kadar'ını henüz okuyamamanın sıkıntısını yaşıyorken Barış Bıçakçı'nın yeni kitabını da henüz edinemedim. Fakat Barış Bıçakçı'nın Seyrek Yağmur'u yine her konuda fikri olan insanımızı bu sefer de tasarımcı meslek erbablığına yükseltti. Büyük bir başarı İletişim Yayınları'nın yaptığı. Barış Bıçakçı kitapları kadar sade bir kapakla çıkmak herkesi tasarımcı yaptı. Evet, kahverengi biraz düşündürücü, ama olsun.
 - THY için kurumsal kimliğini yenileyen MullenLowe'ün İstanbul ofisi tarafından yeni bir reklam hazırlandı."Şimdi memleketin her yeri ne güzeldir." ana fikri tarafıından şekillenen reklam sosyal medya üzerinden şimdinegüzeldir etiketi ile büyüdü. Depo Film tarafından çekilen film fikri uçaksız, uçurmuş! Ellerine sağlık herkesin, fakat işte zamanlama biraz insanı tedirginliğe sürüklüyor.
 - Bizans'taki stajı bitirip, gazi şeklinde geri dönmüştüm. Arkadaşlar ile birlikte gece dışarı çıkalım planları yapmaya gerek kalmıyor, mekanımız belli. Polislerin bile zaman zaman anlam veremediği -alkol de almıyorsunuz, ne işiniz var burada?- bakışları altında Buca pazaryerinde oturup boş muhabbet yapıyoruz. Bir ortamda, bahsedilen herhangi bir konuda senden daha iyileri varsa, susup dinlemek erdemdir. Biz de Mustafa Biraderler'i dinliyoruz, kahkahalar ile sallanıyor gri kaldırımlar, karşıdaki apartmanlara gürültü, bizce neşe aşısı. Bir adam çıkıp geliyor hayatımıza, hiç unutamadığımız. Kendisinin bir birası olduğunu bizim yanımızda içip içemeyeceğini nazikçe soruyor, bu nazikliğini alkole bağlıyoruz. Kendisini tanıtıyor. Tupiş Ağbi'yi orada bırakıp gidemiyoruz, halen bizimle Tupiş Ağbi. En ufak muhabbetimizde kendisini kendi repliği ile anıyoruz.
"Mıstafa, Tupiş ağbine iki bira ısmarla, bak ne muhabbetler anlatıcam size..."
Bize koca gece hayat dersi verdi Tupiş Ağbi. Almanya'nın ve ABD'nin Türkiye üzerinde oynadığı oyunlardan tutun da göğün katmanlarına kadar kendi sarhoş aklınca anlattı. Memleketin sarhoşunun bile politika yapabilmesi aslında ne kadar da gelişmiş olduğumuzu mu gösteriyor yoksa gelişemediğimizi mi onu henüz çözemedim.
 - Ezginin Günlüğü'nün en iyi öyküsü Sabah Türküsü. Bu efsane grup ayrı bir deneme konusu. Hakan Yılmaz'ın Sen Yoktun albümü de yazacağım, yazacağım, yazacağım...
 - Biranın bir ırmak gibi aktığı günler hatırımdayken bu piyasada güzel bir isim bırakmak insanı onurlandırıyor. "Benim yeğenim de böyle içiyordu, bir oturuşta on beş tane yuvarlıyordu, şimdi bir yudum içemiyor." İçişim destanlara konu olsun, mite dönüşeyim istiyorum. Halledin bunları.
 - Edebiyat, güzel gülüşlü kadınlar olduğu sürece devam edecek, ve bu edebiyat ne yazık ki hep kaybeden edebiyatına dönüşecek.
- Tupiş Ağbim olsa da iki bira ısmarlasam ona, bana ne muhabbetler anlatsa...
 - Hoşça.

6 Ocak 2016 Çarşamba

Asansör


Yazıyorum, siliyorum. siliyorum tekrar yazıyorum. kağıt bomboş bakıyor suratıma, kağıt da ne bok yiyorsun diyor, bilmiyorum diyerek savuşturuıyorum onu.
Asansörler, bir çıkıp, bir iniyor. Türlü insanlar içlerinde. Düğmelere basma derdinde, Hedefine ulaşabildiğin en somut kavram asansörler. Makina, insan işi. Fakat insanlar gibi reddetme lüksü yok, basıyorsun, iniyorsun. İstediğin yerdesin.

İstediğin yere gidebileceğin insanların olması güzel olurdu sanırım. Tabii ki de asansör arkadaşlarından bahsetmiyorum. Asansör tamamen düşten ibaret. Uzun bir yolculuğa çıkmışız, radyoda şehirler arası program yapan karınca cızırtısı. Sen bir şarkı seçiyorsun, yuvarlıyorsun yuvarlak cismi incecik kutuya.

Bir şarkı çalııyor, notalar etrafa yayılıyor, önünü göremez oluyorsun. Birkaç kez kaza tehlikesi atlatıyoruz. Birlikte. Birlikte bir macera yaşadık diyoruz, Pilli Bebek çalıyor. Pilli Bebek ile anılarımız çok garip. İnsan Pilli Bebek konserine gittiğinde utanç duymamalı diyoruz, gülüyoruz hep birlikte. Pilli Bebek'ten Bak çalıyor, arka koltuğa kuruluyor Amirim, -ne işim var la burada?- demeye kalmadan sakallı çocuk bir bira çıkarıyor siyah torbadan. Siyah torbanın içerisine kaçan notalar bira şişelerinin şıngırtısı ile resital vermeye başlıyor. Amirim, la siz yine çok mu içtiniz diyor, arabayı kullanan biraz şekerlik olduk diye cevap veriyor.

Antalya'ya gitmeye karar vermişiz, dışarısı eksi bilmem kaç derecede. Antalya'nın hayatımızda pek bir yeri yok. İlkokulda bir gitmişliğim var, buralar çok değişmiş geyiğine giremiyorum bile. Biz içmeye devam ediyoruz. Bir yol hayalini gerçekleştirmenin sevinci var içimizde.
İleride bir çevirme var. Bir polis kapımızı çalıyor, hangimiz kapıyı açmalıyız diye düşünürken bir kahkaha atıyoruz. Kahkahanın içerisinden, arkama dönüp nasılsa Amirimin bizi oradan -fırt! diye kaçırabileceğini düşünürken, Cd çalarda Pilli Bebek susuyor. Amirim bırakıp gidiyor bizi.
Sizin ne işiniz var Antalya'da diye soruyor çevirmedeki çevirmeci polis. Çok meraklı olduğunu öğreniyoruz, akabinde -büyük olasılıkla- ehliyet ruhsatı da soracağını düşünsek de böyle olmuyor. Sakallı çocuk, şişeyi elinden düşürmemekte kararlı. neyse ki arabayı o kullanmıyor, o arkada Yüzüklerin Efendisi'nin en sevdiği sahnelerini izliyor, Amirimi hala yanında zannediyor. Ona birşeyler anlatıyor. Ağbi, gece uzun, mevzu derin, konuşçaz! desene diyor, Ses alamayınca dönüp onun orada olmadığını fark ediyor.

Gökyüzü aniden düşüyor. Yıldızları eze eze gdiyoruz, Antalya'da bir ofis arıyoruz, ofise çiçek bırakmak gibi gizli bir görevimiz var. Çiçeklerimiz solmasın diye ufaklık son sürat gidiyor, Çiçekleri kime bırakacağımızı soruyorlar, o  arada Hüsnü Arkan'ın Kırık Hava'sı çalmaya başlayınca yoldaki yıldızlar da sönmeye başlıyor. Sakallı çocuk yere düşmüş dolunaya bakarak Tatooine'e gelmiş olabileciğimizi düşünüyor, onun tek derdi var. Luke Skywalker'a lightsaber'ını vermek. Doğal'ın hiç o o taraflarda bir bezi yok, o yine birileri tarafından dürtülmüş, zorla çıkarılmış, Antalya'ya kadar gelmiş. Kendi kararlarıyla ilgili biraz sıkıntıları var. Karar veren değil de verilen oluyor. Uykuya dalıyor, araba kendi kendine gidiyor. Bir damla kadar arabası. Bir kadının gözyaşı kadar da olabilir.
Kırmızı paltolu bir kıza rastlıyoruz. Kırmızı paltolu  kız merdivenlerden hızlıca yukarı çıkmışçasına nefes nefese kalmış, ne olduğunu soruyoruz, söylemiyor. Ağlamaya başlıyor. Gözyaşları kuruyor, pürüzsüz tenine çil olarak armağan oluyor. Ağlamaya başlayınca, kendimizi tutamıyoruz. O kızın orada neden olduğunu bilmiyoruz. Elimizde çiçekler var.

Çiçekleri vermemiz gereken bir kız. Ağladığı için çiçeklerden birini kendisine armağan ediyoruz, Kız oralı olmuyor pek. Sakallı çocuk bir şeyler çizmeye başlıyor. Sakallı, hayatının kalan kısmında hiçbir şey yapmayarak, sadece Tolkien okuyarak geçirme taraftarı. Birkaç sevdiği dizi var, onlardan bahsetmeye başlıyor; kız gülümsemeye başlıyor. Edebiyat sevgimin şuana kadar bir avantajı olmadığını düşünerek takılıyorum, Başkan diye hitap ettiğim sakallı çocuğa. Başkan kız yanında bulundurduğu eskiz defterinden sayfalar yırtmaya başlıyor, Gecekondu inşa eder gibi çalakalem giriyor inşaata. Kızın sevdiği bir dizideki haritadan esinlenerek bir maket yapıyor. Kız daha çok gülmeye başlıyor. Seviniyoruz. Kızların güldürülmesi gerekirken neden ağlatıldığına anlam veremiyoruz. Bir bira daha içmek istediğimi belirtiyorum, Sakallı çocuk Amirin hepsini silip süpüdrüğünü, yerine bir tespih bıraktığını söylüyor. 

Bir asansör karşılıyor bizi, aracı park ettiğimizde, basıyorum asansörü çağırma tuşuna, elinde temel sanat dersinden kalma saçma-sapan, eğir-büğrü kesilmiş küpler. Küplerin içerisinde kaygı ve hüzün dolu. Onları taşımanın yükü yormuş, her halinden belliydi.
Bir ofise çıkıyoruz,çıkıyoruz, çıkıyoruz... Düzlüğe çıkamadığımız ortada. Stresli bir ortamı selamlıyoruz. Sağda-solda bina maketleri, sanırım bir mimarlık ofisindeyiz diyor ufak boylu kız. Sakallı çocuk arabada kızla konuşuyor, umarım sadece konuşuyordur diye iç geçiriyorum.
Birini soruyoruz, sorduğumuzun ismi yok. İsmini Ülkü Tamer'in dizelerinde ve Emrah Serbes'in Erken Kaybedenler isimli öykü kitabında saklamışız. Kitapları açmaya açmaya ismini unutmuşuz, Çiçeklerin üzerine sapsarı bir kart iliştirmişiz, sapsarı kartta daha koyu sarı renkte çeşitli logolar.
İstanbul'un mavisi ile İzmir'in mavisi çok farklı, ikisini bir araya getirip bir de sustuğumuz kelimeleri eklemişim. Tarif ediyorum, bir gülse diyorum, Arzu Film'in Neşeli Günler'ini tekrar izlemiş gibi hissedersiniz diyorum. -Haaaaaaaa! diye gayet öküzvari bir cevap alıyorum, Hiç muhabbet edilmeyen ortamda öküzvari adam -Öğle arasına çıktı, gelir şimdi.- diyor. Nereye gittiğini soruyorum,  tam olarak bilmediğini, yakındaki bir okula gidebileceğini söylüyor. Çiçekler git gide soluyor,
Yakındaki ilkokula gitmek için asansörü çağırıyoruz. Asansörden bir tip iniyor. Ufak boylu kıza yirmi sayfalık bir mektup veriyor, kız şaşırıyor, gördüğüne sevinmiş gibi bir hali yok. Yani ben öyle hissetmiyorum.

Hep birlikte aynı asansöre biniyoruz, tek kelime edilmiyor. Bir kelime edilse sanki asansörün yükü ağır gelecek, ve aşağı çakılacakmışız gibi.

Çocuk bir bilet gösteriyor tek kelime etmeden, gidiyor. Ufak kız ile biz arabaya yöneliyoruz. Arabadaki sakallı çocuk - O da gitti be Başkan! diyor. -Bu sefer gelmişken gitti.-
Kız gittiği gibi maketler eski haline dönüşüyor, basit kağıt parçalarına. Çiçekler solmadan gidilecek adresimizin olduğunu belirtiyorum, hüzne vaktimizin olmadığını belirtiyorum. Bencilce hareketim için kendi kendime küfürler hazırlıyor, üst-üste sıralıyorum, kimse duymadan.
Küçük araba ile dar yollardan geçiyoruz, Yollar yollara bağlanıyor, Bağlantılı yollarda ufak boylu kız ile sakallı çocuk bağlantısız kalmış, boşlukta hissediyorlar. Ben bir şey hissedemiyorum. Hiç böyle bir işe kalkışmamanın bir heyecanı var sadece üzerimde.

Sora sora öğreniyoruz okulun yolunu, okula yaklaştıkça solan çiçekler canlanmaya başlıyor. İnce boyunlarını kaldırıyor, Yolda ezerek geçtiğimiz yıldızlardan birine rastlıyoruz, okul kapısında bir Joseph Barbara çizgi filmi gibi bir köşesiyle bu taraftan işareti yapıyor. İnsan içi sıkan koridorlar aydınlanıyor, merdivenlerden kahkaha sesi geliyor, yıldız zıplamaya başlıyor, Çiçekler canlanıp, parlamaya başlıyor. Murat Onbul kliplerindeki gibi ışıklar patlıyor sağdan soldan, onu görüyorum. Çiçekler elimden kaçıyor, bizimkiler arkada saçma bir sırıtışla bakakalıyor. Yıldız da çiçeklerin arasına karışıyor, sahibine koşuyor.

"Daha çok tanımaya geldim." diye bir ses yankılanıyor koridorlarda, ağzımı kapıyorum, kelimeler sağa sola çarpmaya devam ediyor. Kıvrılmış, içerisinde sapsarı logolar olan kağıtları görünce kız daha bir gülüyor. Gülmek en güzel fiil, sevilmekten sonra.
Yazdan kalma bir İstanbul düşüne uyanıyoruz, asansör birinci katta durduğunda, bütün gece proje için sabahlamış, kayda değer bir bok çıkaramamış gözlerimi açıyorum okulun meşhur kırmızı koltuklarında, gözleri gülüyor, arkadaşları ile yürüyüp geçiyor, her zamanki gibi.

Asansörlerin yarı aydınlık, etrafı demir kaplı binanın içinde kendi kendine açılıp kapandığını, bir an mavileşerek, kat kat denizin dibine battığını, denizin tüm güzelliğini yaşayabilmeyi düşlüyordum. Bu düşler, dışarıdan gelen saçma sapan gürültülerle kırılıyor, yok oluyordu. Masmavi deniz, büyük bir hayal kırıklığına dönüşüyor, etraf çamurla kaplanıyordu. Düşleri elinden alınan, düşlerini bırakmak durumunda kalan insanları, o düşleri neler uğruna terk ettiklerini düşünüyordum. Belki de aradığın asıl mutluluk budur. Düşlerinden sıyrılıp, gerçek hayata odaklanabilmek. Çok karışık kafanı bir omuza dayandırıp, bir şey aramaya çalışmadan, kaygısız bir şekilde sadece o anı yaşamak. Bunun da bir düşten ibaret olduğunu düşününce kendi karmaşıklığınızda kaybolup, tekrar o düşler denizine kaçıyorsunuz. İçinden deniz geçen bir şey ne kadar kötü olabilir ki?
Düşler kaçıştır, mutluluktur. O kaçılan en güzel yeri gerçekleştirebilen mutluluk sahibi oluyor. Mutluluk somut bir kavrama, düşlerini izleyebildiğiniz biri olduğu sürece dönüşebiliyor.
Vinyet: Oğulcan Köstenoğlu

11 Ekim 2015 Pazar

Çiçekleri Umudumuzun


Böyle zor zamanlarda kelimeleri bırakın şairlere, yazarlara: savaş ve nefret çığırtkanlığınızı onların kelimeleri ile dindirin.

Çiçekleri Umudumuzun

Çok olun, çocuklar, çok olun,
yüzlerce olun, binlerce olun, onbinlerce.
Daha çok olun, daha çok olun,
yapraklar kadar, balıklar kadar çok olun.

Bu dünya ne tek tek yaşamakta,
bu dünya ne rakının, ne şarabın içinde,
bu dünya ne parada, ne pulda,
ne kalleşlikte, ne zulümde.
Bu dünya aşkın içinde, alın terinde.

Çok olun, çocuklar, çok olun,
el ele verin, çocuklar, el ele,
yaşayın dünyayı doya doya,
açın kapıları, camları güneşe,
ne yeise kapılın, ne korkuya,
çok olun, çocuklar, çok olun,
el ele verin, çocuklar, el ele.

Mutlu olmak varken bu dünyada,
geceler geldi dayandı kapımıza,
olduk acımızla sarmaş dolaş,
bekledik düşümüzle koyun koyuna.

Çok olun, çocuklar, çok olun,
yapraklar kadar, balıklar kadar çok olun,
el ele verin, çocuklar, el ele,
bütün gündüzler sizin olsun,
yaşayın dünyayı doya doya.

Çocuklar, çiçekleri umudumuzun

A.Kadir

13 Temmuz 2015 Pazartesi

Yolluk

Albüm kapaklarına vurulup, yeni dinlemeye başladığım bir grup. Kapaklarından yaptığı müziğin aritmetiğini çıkarabiliyorum. Rastgele bir torba buluyorum odanın dağınıklığının içerisinde. Birkaç eşya atıyorum içine, laptop çantasına dolduruyorum ufak tefek kağıtlardaki el yazması notları. Çoğu notlar alkollü alındığı için yazı hatları arapçayı hatırlatsa da anlayabildiğim birkaç kelimeden devamını getirebiliyorum.
Dinine düşkün marketin, helal torbalarına topluyorum boş şişeleri. Boş şişeler kendi besteledikleri parçayı çalmaya başlıyorlar, pestenkerani makamından olan bu parçayı severek dinliyorum.
Doktorları ile tanışmak zorunda kaldığım günden itibaren soğuduğum İstanbul'dan sadece çantamı ve göğüs ağrılarımı attığım torbayı alarak çıkıyorum geri döneceğimi bilerek. Doktorların söyleyeceği şeyler dünyanın her tarafında aynı. Ne kadar sıkıcı adamlarsınız lan siz! diyememek de cabası. O size alkolü, sağlıksız yiyecekleri bırakmalısın derken sizin elinizde kalan tek hobilerin bunlar olduğunu bilmiyor.
Ağrılarım ile dolup taşan torbada yer kalmadığı için bu düşüncelerimi laptop çantasının ön gözüne iteliyorum, laptop dolayısı ile zaten ağır olan çanta daha da ağırlaşıyor.
Hava yolu taşımacılığının konforundansa kara yolu taşımacılığının şairaneliğini tercih ederek atlıyorum otobüse, önümde oturan öküzün koltuğu sınır ihlali yaptığından it dalaşına başlıyoruz otobüs kara sularında. En son bir diz darbesi ile onun koltuğunu etkisiz hale getiriyorum, tıpış tıpış düzeltiyor. İstanbul gece yarısına yaklaşıyor, boğazın karanlık sularına anlamsızca bakıyorum. Kaç şairin dizeleri gömülüdür bu karanlık sularda diye anlamsız anlamsız düşüncelere kapılıyorum. Kaç güneşli gözlü kadın düşünülmüştür bu sulara bakılarak diye romantizmin dibine vuruyorum. Hastalığımın verdiği aşırı duygusallığa bağlıyorum. Canım bira çekiyor, bira çektiği için su içiyorum. Aceleden yemek yemeyi unuttuğum için aç olan midem, bulanıyor, bulanan midem...
Yazılarımı yayımladığım siteyi takip edenler bilirler ki her yazıda bir şaire yer vermezsem kendimi yanlış hissediyorum. Bir makale yazarı nasıl düşüncelerini okurlarına empoze etmek için kanıt gösterme ihtiyacı hissediyorsa -gerçekliği belirtmek için- ben de duygularıma bir yancı arıyormuşçasına bu  yola başvuruyorum. Gündeste'den dizeler, aklımdan otobüsün dört bir tarafına yayılıyor; 
"...
sevecektim bir kadını sevdirmedi kendini
gemiler evimin içinden geçerken içim geçiyor
binip balkondan bir gemiye
uzaklara gidesim
her gün biraz daha geçiyor
kalakaldım bir ozan şaşkınlığı denize karşı
..."
Dünya küçük, otobüsler daha küçük. Otobüste ilkokul arkadaşıma rastlıyorum, onunla muhabbete girişiyoruz, Planlarımızda feribotta aşağı inip hava alıp muhabbet etmek varken çöken halsizlik ile tıkışıp kalıyoruz otobüste, muhabbetimizi bir bebek ağlayışı kesiyor, bebeğın ağlayışının içinden geçip gidiyoruz. Yaşanmışlıklar yerine gelecek planlarından konuşmak büyümenin en büyük göstergesi olsa gerek. İnsan belirli bir yaştan sonra eskiye sırtını dönüyor, sırtını dönemeyenler orada bir yerde sıkışıp kalıyor, hayat denilen evrimde yok olup gidiyor. Evrimde baskın taraf her zaman geçmiş ile zaman geçirme olanağı olmayanlar oluyor.
Uzun gri yolları turizm şirketinin kıç içi kadar ekranı aydınlatıyor. Yol kenarlarına düşen dördüncü sınıf Hollywood filmlerine bakarak geçiriyorum zamanımı. Uykumun gelmesini bekliyorum, uyku öyle çiş gibi ansızın gelmiyor. Çişten başka ansızın gelen bir şey yok zaten hayatımda. Uyku öncesi sevdiğim bir filmi dinlemeyi seviyorum, leptopu açıp prizle haşır ve neşir olmaktansa ekranla uğraşmayı daha mantıklı buluyorum. Miskinliğimden ödün vermeyi sevmiyorum.
Diğer yolcuların yola düşen görüntülerinden güzel filme rast gelmeyeceğimiz belliyken, durumu kendim bizzat görmeliyim diye arayışlarımı sürdürüyorum. Sonunda müzik dinlemeye karar veriyorum.
Şarkıların güzel hissettirmekten çok bok gibi hissettirme vasfı ile donatıldığını düşünüyorum. Her nota bir yaşanmışlık taşıyor, veya yaşanmamışlık. Birsen Tezer'i yol arkadaşım olarak seçiyorum, Tezer'in haberi olmadan. Su gözlü kız severdi bunu diye aklıma geldi, gitti. Kayıtlı altı şarkıdan sonra popüler rock gruplarından, protest tavrı ile ön planda olan Mor ve Ötesi'ne geçiyorum.
Sanılanın aksine Mor ve Ötesi'nin en iyi albümü Dünya Yalan Söylüyor değil. Gül Kendine.
"Hem uzak hem hoyrat senin ülken"
Halsizlik çöküyor, uyuyakalıyorum.
Var ile yok arasındaki muhteşem yazar Shakespeare, uyumanın bütün kalp ağrılarının dindireceğini söyler Hamlet'te. Bunun tek kötü yanının uykuda düşlere maruz kalmamız olduğunu da söyler aynı zamanda. Düşler ile yaşadığımızdan haberi olmayan Shakespeare'e kulak asmadan özgür özgür görüyorum rüyamı.
...
Güneş İzmir'e geldiğimizi haber veriyor. Psikolojik olarak unutuyorum rahatsızlıklarımı. Gelecek planlarımı, yalnızlığımı, telefonda muhabbet etmeye çalıştığım güler yüzlü ifadelerin en çok yakıştığı güneş gözlü kızı Bizans'ta bırakmışım. Biraz eksiğim ama hafifim. Ağrılarımın ve eşyalarımın olduğu torbayı ve çantamı alıp çıkıyorum sabah uykusundan yeni kalkmış İzmir'in huzuruna.
Tanıştığım ilk andan itibaren bana umut dolu gözlerle bakan, çok sevdiğim kadının "kalemi kuvvetli ama bileği tembel oğlum" hitabını anımsayarak bir yolculuk yazısı yazmaya karar veriyorum.

(Sakalları ile kalbimizi saran adamın doğum gününü kutluyorum.Vinyetleri hatırlatmayı buradan da sürdürüyorum: bu yazılar halen vinyetsiz Başkan. Yeni yaşında sana Tatooine'i vaat edemem ama Buca garanti.)
Fotoğraf: Moyan Brenn

6 Haziran 2015 Cumartesi

Bensiklopedi Roma Rakamları ile On Bir


- İçine girdiğim günden beri kendisi ile anlaşamadığım okulumun üçüncü sınıfı da bitti. Bu kez çok hırpalandık, düştük, düştüğümüz yerden kalkamadık. Çoğu işleri düştüğümüz yerden yaptığımızdan olacak ki hiçbir şeye yetişemedik. İşin garibi şu ki; okulu bitirdiğimde yazacağım metin bile hazır. Biz sizin okulunuzu hiç sevmedik.

- Seçime sayılı saatler kaldı. Gazetelerden ve yandaş olmayan haber kanallarından şiddet taşıyor, üçüncü sınıf hamur kağıdı kullanılan sözcüklerin sivriliği deliyor, Türkiye solu tarafından barış güvercini misyonu yüklenmiş adam kan ter içinde meydanlarda güçlere karşı meydan okuyor! En çok da barış isteyen o güvercin vuruluyor. O düşmüyor, güçlenerek çırpıyor kanatlarını dinbazların karanlıklarına karşı! Karanlık bulutları beyaz kanatlarının çırpınışı ile dağıtmaya çalışıyor.
Oy pusulalarına kan karışıyor, sandıklar daha da ağırlaşıyor. Sosyal medyada alıntı rekorları kıran bir adam oyların çalınacağını söylüyor, sayfa sayfa listeler yayımlıyor, -Kim ulan bu adam?- sorusu herkesin kafasında dört dönüyor.
- Meydanlarda dini değerleri diline zımbalayan adamın gitmeyeceğine o kadar inanmış bir halk... Şüphesiz ki seçim döneminin en başarılı reklam kampanyalarını altı oklu parti hazırlamış. Ana amacı oy ile hayatını değiştiremeyeceğini  düşünen yalnız, güzel halkı (!) ve onun gençlerini sandığa götürmek. Sosyal medya hesaplarından bas bas bağıran "Sandık Çok Güzel" filmleri kullanılan mizahi dille kan bulaşmış olan seçimlerin ağırlığını biraz düşürmeye çalışıyor.
- Yeni Türkü'nün bir şarkısı herkesin hayatında vardır. Selim Atakan'lı Yeni Türkü'nün yeri benim için biraz daha özelken, yayımlanan son albümü Şimdi ve Sonra da benim için özelleşti. Söz-müziği Derya Köroğlu'na ait olan bu şarkıya okul projesi kapsamında bir klip çektik. Klibimizde başrol oyuncumuz bir kukla. Oyunculuk teklifimizi ilk başta reddettiyse de; -okulun aydınlatılamayan koridorlarını gülüşü ile aydınlatabilen bir kız için çekiyoruz ağbi biz bu klibi- deyince -hay hay!- diyip Kıbrıs Şehitleri'nde kurduğumuz yarım yamalak sete geldi. 
Gabriel Garcia Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık kitabında dediği "İnsanın en iyi dostu ölmüş olan dostudur." sözüne hiçbir zaman inanmadım. Tabutta Rövaşata'nın unutulmaz repliğine sarılırım : "Ama arkadaşlar iyidir!"
Sandalyeye oturduğunda ayağı yere değip değmeyeceği muallakta olan büyük yürekli kızın "Videoyu her izlediğimde tüylerim diken diken oluyor." cümlesi klip senaryosunu iyi ki yazdığımı hissettirdi, bu beğeniyi elbette başrol ile paylaşmadım, Kıçı başı ayrı oynamasın diye üzerine ipler geçirilmiş bu ufak adamın bu yorumdan sonra yapacaklarını tahmin bile edemiyorum.
Sosyal medya ortamlarında paylaşılanlar her zaman sadece bir kişi içindir. O kişiden alacağınız yorum, beğeni sizin için yeterlidir. Arda kalan bok püsür. Bir gün klibi izleyicilere sunduğumda o beğeniyi aldığımda yerle bir olacak rutubetli duvar, bizim evden deniz gözükecek!*

*: Ferhan Şensoy - Denememeler

2 Nisan 2015 Perşembe

Ali*


Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor da, kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlanışta insanın içini sızlatıyor. Bunun sebebi herhalde "bu böyle olmayabilirdi" düşüncesi, yoksa insan mukadder telakki ettiği şeyleri kabule her zaman hazır.
Kürk Mantolu Madonna

6 Şubat 2015 Cuma

Ortaya Karışmış




"sana olmayan özlem bir şeye benzemiyor" Uyar

Lingi Lingi Ling
- ruhuma bir hayat yakıştıramadım.- diyor murat uyurkulak tol’da. o kadar sevmişim ki bu cümleyi; arkadaşımın dudaklarından atmosfere karışan -seni iyi tanıyorum. sesine karşılık olarak fütursuzca bir kahkaha bıraktım masaya. kahkahalar bira şişelerine çarptı.
 -lingi lingi ling… ne arkadaşım anladı ne de şişeler.

palto’dan çıkan not
gömleğinin arka yakasından sırtına giren sinsi kar tanelerinden titreyen dostoyevski girdi içeri, kumar borçları yüzünden uzaktan bakıldığında bir savaş zırhına benzeyen el örgüsü paltosununu masada bırakmak zorunda kalmış, her zamanki gibi mutsuz bir yüze sahipti. mutsuzluğuna tipi şeklinde yağan kar karışmış, söyleyecek sözleri var gibiydi. şöminenin başına geçip birkaç odun ile ateşi harladı. ateş özgürlük türküleri söyler gibi coşkuluydu.
gogol çiçikov'un kelime cambazlıkları ile süslü yardım çağrılarını dinliyordu, dostoyevski'ye dönerek: 
- kendi yarattığım karakterleri bile istediğim gibi yönetemiyorum, hayatlarını iyi şekilde kurgulayamıyorum, hep birşeyler engel, birşeyler. elimizde olmayan şeyler var. yine başına dertler açmış, yaptıklarının prensin bile kulağına gitmiş...  gogol bunları söylerken dostoyevski suskunluğunu koruyordu. gogol çalışma masasının üzerine giderek bir dosyayı dolduracak kağıtlarını toplamaya başladı, gözlerinde çaresizlik vardı, kenarına köşesine mürekkep damlamış, üzeri karalanmaktan eskimiş kağıtları sinir ile birden fazla parçalara ayırıp şöminenin başına geçti, ateşe attı. odunların arasından yükselen ateşler kağıtlar ile birlikte durulmuş, çok zaman geçmeden tekrar yanmaya başlamıştı. coşku yerini hüzne bırakmıştı.
dostoyevski gogol’un paltosunu giydi yeniden kara karıştı. gogol bir çiçikov'a bir de pencereden tipide yürüyen dostoyevski'ye baktı kaldı. 
bense ne düşüneceğimi, ne hissedeceğimi bilmeden biranın köpüğünde yüzüyorum, tanrıya yakarıyorum: iyi ki var, iyi ki yok. keşke olsaydı.
tatil
tatillerde yapılacak en güzel şey hiçbir şey yapmamaktır. tatillerin en kötü tarafı ise elbet bir gün bitecek olmasıdıır. okula gitmediğim günleri milli birlik ve coşku ile kutlayabilecek bir potansiyele sahip olduğumun farkında olsam bile okulun bitmesini bir bakıma istemiyordum. hep o final dönemindeki boşluklarda yaşayabilirdim. klişenin dibine vurabilirim, bir taraftan cengiz üstün'ün anti klişe timlerini kontrol ediyorum, diğer stajyer arkadaşlara da tembihledim kapıyı pencereyi gözetleyecekler : " her biten şey, bir gün başka şekilde başlıyor, illa ki başlıyor yani". okul bitmeseydi tatil daha başlamayacak, biz o duygu ile daha da heveslenecektik. geleceğini bildiğin şeyi beklemek her zaman güzeldir. tribün tahrikini, heyecanını katar insanın az dalgalı gönlüne. 
 beklediğin şey gelmez ise çok arabesk duygulara gark edebilirsin kendini, yeni kararlar alırsın her güne. kariyer hedefi olarak alkolikliği seçebilirsin hiç gerek yokken. 
 şu koduğumun hayatında beklediğin hiçbir şey gelmezken bir tek yazarlar gelir. gecenin kör vakitleri ağbi olarak hitap etmek istediğim bıyıklı ve gençlerbirlikli yazar mahir ünsal eriş klavyesinden kuşları uçuruyor: "şimdi levent cantek düşünsün." ekte de üçüncü kitap yazıyor, tatilin en güzel haberi oluyor bu, gelmeyen üçüncü kitap şerefine içiyorum ondan, bıyıklarından ve gençlerbirliği'nden habersiz. 

tatilini geleceğin için staj ile doldurmak ile birlikte sabah-akşam reha muhtar gibi kuşlar uçuruyorum klavyemden: "günaydın sayın seyirciler, her nerede staj yapıyor, yaptırılıyorsanız..." stajların en keyifli yanı iyi insanlar tanımak, gülüp, güldürebileceğin yeni insanlar... kariyerin için en ufak bir şeyi öğrenme çabası...
üç hafta kadar baskılara karşı dirensem de kişisel bir takım sebepler ile birlikte sakallarıma veda töreni düzenledik küçüklüğümden beri tıraş olduğum berber ağbide.
sakallarımın ardında ideolojik mesajlar arayanlar, otobüs-metro gibi toplu taşıma araçlarında dik ve sik şeklinde bakmaları gayet can sıkıcı olsa da -sakalım keyfe keder.- diye geziyordum, keyfim de kaçtı artık.

nerede?
leonard cohen'in dance me to the end of love şarkısı ile yüzyüzeyken konuşuruz'un bir takım benzerlikler taşıyan evi beşiktaş'taydı şarkısını dinlediğimizde, -kimin?- şirin sorusundan sonra gelen bol gülümsemeli konuşmayı düşündükçe biraz üzülüyorum. -ben buradayım.-  
nerede?

1 Şubat 2015 Pazar

Labirentte Bir Çehov


 "öykü okumayı sevmiyorum. öyküler erken bitiyor diye üzülüyorum" dedi sarı saçları ile kalbini örten uzun boylu kız. bir gülüş atıyor gözlerini devirerek, gülüşü gözlerinden çıkıyor etrafta bir tur atıyor tam dudaklarıma yerleşiyor. ben de gülmeye başlıyorum. ona sait faik okumasını söylüyorum, üzüleceğini bildiğim halde yapıyorum. çünkü sait faik öyküleri çehov öyküleri gibi insan sevgisi aşılar insansızlıktan yozlaşmışlara.
okumayacağını bildiğin halde bazen insanlara yazar önerirsin. sevmeyeceği halde sevilmeyi beklemek gibi bir şey. iyi kitaplardan anlamak, iyi ilişkilerden anlayacağın anlamına gelmez hiçbir zaman. karşındakine duyduğun ben gibi hissi yanıltır seni, gidenin bıraktığı yeri doldurmaya çalışırsın üzerinde kestane kızartılacak düzeyde sıcak bir gülümseme ile. karac’oğlan olur çıkarsın, elinde bağlamasız dolaşırsın sokakları, sınıfları. sırf doğru insan diye gidersin peşinden, başka bir düşünceyi getirmek istemezsin çok labirentli aklına. içinde kaybolduğun benliğin biraz daha kaybolur. gülüşünün tınısının şiddeti ile o labirenti yıkacak başka birini ararsın, sen de iyi bilirsin bunu, bulamayacaksın.
(Resim : Bedri Rahmi Eyüboğlu)

23 Kasım 2014 Pazar

Yok


Lewis Carrol tarafından yazılan, her dönemin hayal gücü aşıkları tarafından zevkle okunan Alice Harikalar Diyarı'nda bir söz geçer. Alice, beyaz tavşana şaşırmış gözlerle bakarak:
 - Hangi yoldan gideyim? diye sorar. Lewis Carrol sonradan sosyal medya duvarlarını süsleyecek olmasından bir haber yarattığı beyaz tavşanını konuşturur:
 - Nereye gideceğini bilmiyorsan, hangi yoldan gittiğinin hiçbir şekilde önemi yok. 
  Doğadaki canlıları konuşturma gibi özelliği bizlere sık sık La Fonten'i anımsatsa da yazdıklarına "masal" perspektifinden bakmak oldukça sığ olacaktır. Alıntı yaptığım bu diyalog üzerine yoğunlaşılırsa insanların 1800'lü yıllarda da kendi yolunu çizmek gibi bir sıkıntısının olduğunu anlayan Lewis, bunu bu şekilde dile getirmiştir. Ufak bir kızın beyaz bir tavşanla birlikte deliğe girmesi ne kadar hayal gücü eseriyse, yolunu bulamayan insanların oluşu da o kadar gerçek.
 Nereye gideceğini bilmeyen insanlar olarak sürükleniyoruz kalabalık caddelerde, üst üste. Gideceği yolu bilmeyenler düşüyor, kalkıyor, düşüyor... Gözler hep çıkış yolu arıyor. Fazla zekiler çıkış yolunun insanları kontrol etmekten geçtiğini çok erkenden anlayıp kutsal kitap yazıyor, bazıları o kitabı kendine göre yorumluyor, tam köşeye vole golü atıyor. Hayal güçlerini pazarlamak isteyenler fikir dolu dosyasını elinde gezdiriyor, sanat simsarlarının takmaz tavırları içerisinde kayboluyorlar. Sanatta aradığını bulamayanlar fikirlerini çöpe atıyor, Çöpte fikirler uçuştuğundan habersiz, umrunda olmayan çöpçü günün karga kahvaltı saatleri çöpleri kamyonuna doldurup gidiyor. Sanattan para kazanmanın heveslileri gözlerini karartıyor, orjinal sanatçı Miro'nun orjinal işlerinin tıpkılarını(!) gezdiriyor dünyaya. Yayınevlerine gelen hikayeler nakşedilmiş isimsiz a4ler eskiz sayfası olarak kullanılıyor. Mühendisler ve işçiler dişli çarklarda eziyor düşlerini sırf çıkış yoluna yaklaşmak için.
Bazılarına ise ne yapacağı doğuştan kulağına fısıldanmış gibi, seçme şansı yok. Düşme şansı yok. - Eğer yeterince yürürsen gideceğin yere varırsın...- diyen hayatı yalayıp yutmuş bir kedi de yok.
 Bazılarına göre nereye gideceğinin, geleceğin de önemi yok, anı yaşamalı. Yüzyılın saçmalığı!

8 Kasım 2014 Cumartesi

Olması Güzel


arkadaşların olması güzel.
melih gökçek'i gördüğümde aklıma sen geliyorsun diyen, düşünceleri kendisinden büyük bu  arkadaşın her şeyi bepanten ile çözmek istemesi de güzel.
-naptım ben naptım! tepkisini bir pasaport uzaktan da çok iyi dile getirebilen "annesi"nin de olması güzel.
buca'nın demirbaşı olduğumu bilen umut çocuk'un buca'ya geldim de ondan aramıştım seni demesi de güzel.
hiç bilmediğim ülkenin, adını hiç duymadığım biralarının torbalardaki şıngırtısını kaydedip gönderen arkadaşın, -ağbi yazsana, ben yazamıyorum ama sen yazınca kendimi okuyorum gibi oluyor...- demesi çok güzel.
elleri boyalı çocuğun "göt" kelimesini kendine has üslubu ile dile getirmesi güzel, herhangi bir şeyi tasarlarken seni dinlemese bile fikrini alması güzel.
yaz aylarının vazgeçilmezi altın saçlı çocuğun -sizin konuşmalarını sessize aldım, çok yazıyorsunuz" samimiyeti güzel.
evde kardeşine bir şeyler kımçıklanalım diyen arkadaşın güzelliği.
öğrencilik yıllarında prim yatırsaydı şuan emekli olacağını düşündüğün gözleri siyah beyaz bakan çocuğun olması güzel. golf hariç her spora el atan bu arkadaşının olması güzel.
rakı sofraları kurup, şiir okumak isteyen insanın güzelliği. sana da güzel filmler izletme derdi olan. artık saçlarıma güzel cümleler kurmuyorsun diyip sabah kalkar kalkmaz projenin akıbetini soran, şiirleri sokaklara taşırmaya hevesli bu arkadaşının olması güzel.
çok takılma fırsatı bulamazsan da okulun koridorlarında görüp sarıldığın,  Le Corbusier in hanım versiyonu olabilecek yaratıcılıkta olduğunu düşündüğüm bu kızın, mezuniyetinden sonra hiçbir mimari değeri olmayan apartmanlar dikecek olmasına üzülecek olman güzel.
bu sefer farklı dediğim her zaman kahkaha atıp -ya güney! diyip, kişiliğini özgüven sıvısına batırıp çıkarmış arkadaşının olması da güzel.
gecenin yarısı kendi sınavına çalışmayı bırakıp sana çeviri yapan, birlikte tiyatroya gittiğin arkadaşının olması güzel.
konuştuktan sonra yaşam enerjinin arttırdığını düşündüğün yanak yanak arkadaşının olması güzel.

bunlar güzel de, neyse