10 Nisan 2017 Pazartesi

Bensiklopedi Roma Rakamları ile On Dört


- Güzel müzikler olmasa hayat biraz daha gri olurdu. Güzel müziklere tutunuyoruz yükseklerden aşağı düşerken. Düşmemizi engellemiyor belki ama yavaşlattığı kesin.
- Şarkılar kadınlarındır.
- Bir süredir bir müzik listesi daha oluşturmak istiyorum. Miray'ın işe el atması gerekiyor. Miray işe el attığında; o iş bitiyor. Miray benim gurur kaynağım. Benimle dört sene boyunca -belli aralıklarla- aynı İtalyanca dersine girdi ve fakat şaşırtıcı bir şekilde İtalyanca'yı kıvırdı. Aferin Miray. Beş yıllık serüvende en çok onunla girdiğimiz İtalyanca derslerini özlüyorum. Gerisi boş. Beş sene boyunca iyi ki okul çıkışlarında özüme, evime dönmüşüm. Yoksa çevremle daha fazla vakit geçirecek; şimdi de daha çok hayıflanacaktım yitip giden zamanıma.
- Trt Arşiv yaşamımın son bir senesindeki en güzel şey. Bütün gece oradan oraya! Münir Özkul, Selim Naşit Özcan, Haldun Taner, Oğuz Aral, Cem Karaca, Barış Manço bütün gece birlikte oturuyoruz, yatma vaktimin gelince de onları nazik bir dille uyarmak istiyorum, kıyamıyorum. Sabaha kadar oturuyoruz, ben uyuyakalıyorum, onlar sohbete devam ediyor, ben de onların anıları ile dalıyorum düşlere.
- Anılarla daldığın düşler daha verimli. Daha pembe. Kara vakitlerin rüyalarından yorulmuş, rüya bakanlığı ile bir antlaşma imzalamış; bu süreçte daha fazla rüya görmek istemediğimi kendilerine bildirmiştim. Çünkü rüyalarımda içinde bulunduğum sosyal statünün tüm göstergelerini yaşıyordum. Bir gün dükkanda bana sahte para kaktıran adamla mücadele ediyor, diğer gün ise elektrik kontağından çıkan bir yangın sebebiyle dükkan harıl harıl yanıyordu. Zaman zaman babam dükkanı denetlemeye geliyor, artan çerez fiyatlarından şikayet ediyordu. Fakat rüya bakanlığı bana yaptığı yanlışı farketmiş olacak ki güzel bir rüya gördük sonunda. Rüyaları tekrar görme şansı yaratılan bir teknoloji geliştirilse en az iphone kadar satardı. Ya da işi metafiziğe havale edip; herhangi bir din veya inanışta aynı düşü tekrar görmenin bir duası varsa onun tanrısına bir kilogram karışık kuruyemişi kurban edebilirim. Hatta işi abartıp; işi dükkanı onun üzerine yapmaya kadar götürürüm. Çünkü yalnızlığın en büyük savaşçısı rüyalar. Hayatında elini tutamayacağın biri ile yan yana yürüyebilir, işi abartıp saçını bile okşayabilirsiniz. Bunun ergenlikte farklı versiyonları da vardı da bu yazıda onlardan bahsetmek istemiyorum. İşin romantizmini bozmamak gerek.
- Komser Şekspir filmini bilirsiniz, Sinan Çetin'in nasıl böyle bir işe imza attığına hala hayretler içinde kaldığımız film. Yalnızdır Kadir İnanır, Atatürk büstünün karşısında öyle bir oynar ki biz etkileniriz. Aynı yalnızlıkla, dükkanda bir litrelik rakı şişesinin karşısında, aynı oyunu oynuyorum. Kızım yerine babamı koyuyorum.
- Bir arkadaşımız var. Arkadaşlarım sayesinde tanıdım, iyi ki de tanıdım. Mezun olduktan sonra da bir dönem okulda çalıştığım sürede kazandığım ender şeylerden. O "Göbekler mutlu anların simgeleri" demiş. Bir katılıyor, bir katılmıyor, daha sonra tekrar katılıyoruz, katılmıyoruz. Mutsuzluktan fazlaca kilo alan biri olarak katılmamak gerekiyor, dostlarla içilen biralara aşk gibi sarıldığımız için de katılıyoruz. Gerçek dostlarla.
- Elli beş bin kere söyledim, yine söyleyeceğim: Gün içinde ne dinlersen dinle; geceyi Sabah Türküsü albümü ile bitirmek gerek. Bir gün, ben büyüyünce bu albümün bir belgeselini hazırlayacağım, kafamızda yıllardır takılı olan 'Ulan bu grup dağılmasa şu an nasıl olurdu?' sorusunu da yanıtlayacağım. Bu konuda bu yazıyı okuyan iki dostum kesinlikle; okuduktan hemen sonra bana mesaj atacak. Adım gibi eminim. Trt Arşiv'de bir programda Bahçedeki Sandal albümünü hazırlayan Günlük'e rastladık. O yılları yaşamalıydım, Günlük'ü canlı, sevdiğim kadınla birlikte dinlemeliydim dedim, arkadaşım "Hangisiyle lan?" diye sorunca baya güldük. Güzel kadınları sevmeyi sevmek kadar güzel bir şey yok, sevilmek sevmek kadar heyecanlı değil.
- Şarkılar açık kalan üzerinizi örtmek için var.
- Benim biricik oğlum Pasör Çaprazı, büyüyor. İlk dişini çıkardı bir ay kadar önce, yavaş yavaş da emekliyor. Yürümeyi de öğreteceğiz. Pasör'ü grafik ve anlatı ile büyütüyoruz, kulağına sürekli iyi müzik çalıyoruz. İyi müzikleri Pasör seviyor, siz de seversiniz.Pasör Çaprazı'na Ulaşmak İçin
- Rapunzel'e selam. Ondan da bahsedecektim de o ayrı bir yazı konusu.
- Hoşça.

19 Şubat 2017 Pazar

pdf'ten arak gündeste'den

kadın olmak çok kolay kolay kolay olunmuyor bir yazarın karısı
beni deli eden gecelerin yarısı
köhne bizans ortasında binbir van gogh sarısı hü
İni ki istanbul alkol hü
madem dar gelmekte kendimize derimiz
derimod bir limana sığınmaya zorunluyuz
ve madem ocak ayının son günü
şubattan umutluyum kendimden umutsuz
hem mutluyum hem mutsuz
ben soyluyum çevrem soysuz hü
kimi çoğul yalnızlıklar
cebimde bir tomar anahtar ve gidecek yerimiz yok hü
ben trenler özledim hem özdemir asaf
oy gidi özdemir ne şehvetli kavga ederdik seninle
ben sana hayran olduğum için
sen kendini hiç sevmediğinden
dördümüz lâlezar’ın barında çemenzâre doymadan
ben iki kişiyim hü
ikimizin dört bir yanı bayındır
esas duruştan esas içişe geçiş midir
askerlikler tüketmişim otuz iki yaşımda
sakalımda beyaz var dünden beri hü
şimden gerrü bu meclise ney hâne desünler
bir müzikler çalıyorlar içgüdüme yabancı
lâlezar’ın harındayız gayet fena durumdayız
içiyorsak nedeni çok
başucumda plastik çiçekler
elastik ilişkiler
ben virgilyus çobanıyken hem şairken köhne bizans içinde

25 Aralık 2016 Pazar

Gündeste'den

bir kentsoylu soysuzluktur burar şair yüreğimi hem mezhebi ferah feza tutuculuğu bana tutar aklı bende hiç aramaz herkes geldiği deli kana biner gider kimi şair atsız gezer arşimed yasası bu yavrum sen bir hamam tasısın yüzersin tasasız alkol okyanusunda günay kadar dar mıdır ki İstanbul fakir votka diklerken çamlıca sırtlarında günaydın lan bizans gözleri edepsiz sırtlan kadın dönülmezden dönmüş girilmezden girmiş balon yapmış patlatıyor sakız gibi kızoğlankız sevgimi beyaz şarap sanki beyaz mıdır hü bir şiirle başlayan bir şiirle bitmeli on dört pâre top atışı içimde şair çocuk sabah ile yekpare kim koyuyor bu kuşları bu hale çiçek değil kadın değil işkembecidir seni aldattığım lâle serden geçti sarhoşlarındır sabah serden geçen senden geçmez mi ki hü ben üzülmem annem ağlar açılsın meyhâneler yeni bir gün başladı renkli türkçe yazısız neden bu kadar çok içiyor acaba bu çocuk hal ve gidiş çok kötü karne almaz şairler yosundan görünmüyor di li geçmiş sıfatın çok çirkinsin istanbul senden demir almalı

19 Kasım 2016 Cumartesi

Gel Bize Gidelim; Brech'ten, Erkal'dan, Daltaban'dan, Tiyatrodan Konuşalım


(Bu yazı 19 Kasım 2016'da  Pasör Çaprazı'nda yayımlanmış, blog için genişletilmiştir.)
   Pasör Çaprazı, okumalık radyo istasyonu olarak çalışsa da bazı zamanlar bizim için önemli haberleri, söyleşileri paylaşıyoruz.

Cumartesi gününü evde geçirmek isteyenlere, keyifli bir söyleşi bırakıyoruz. Söyleşinin altına da uzunca bir not.
   Bizim dostlarımızla oluşturduğumuz bir haberleşme kanalı var. Bu kanalın ismine de "İzlenmelikler" koyduk. Buraya zaman zaman çeşitli içerikleri sürüyoruz, fırsatını bulan izliyor, o an uygun olmayan vakti oluna; o reklam filmini, filmi izliyor. Üzerine konuşabilirsek konuşuyoruz, konuşamasak da ileri bir tarihe erteliyoruz, ertelemelerimiz ayyuka çıktığı vakit hangisini, ne ara konuşacağımızı bilemez oluyoruz, konudan konuya zıplıyoruz, konular arasına bol bol kahkaha serpiştiriyoruz, bu hep böyle sürüp gidiyor.
   Günün anasonlu veya arpalı vakitlerinde ise aslında var olan; gözümüzden kaçan şarkıları keşfettiğimiz vakit oraya sürüyoruz, bu şarkılar günün herhangi bir zamanında bir şekilde hayatımıza giriyor. Bu "İzlenmelikler" bir paylaşım ağından ziyade bir yardımlaşma ağı olarak hizmet verdiğine inanıyoruz. Yardımlaşma şöyle; üçlü arkadaş topluluğu olarak diğerleri gibi bir takım ortak özelliklere sahibimiz; kariyer planlaması da önem sırasında en başı oynuyor. Bu yüzden sürekli izliyoruz, izlemeye çalışıyoruz. İzlediklerimizden ders çıkarmaya çalışıyoruz; birbirimize 'göz' aşılamaya çalışıyoruz.
Bu yardımlaşmayı bu sefer burada gerçekleştirelim istedik. Okulumuzun uygulama ajansı haricinde bir işimiz olmadığından; keşfedecek çok zamanımız oluyor, internetin belki de en önemli özelliği, size uygun olan içeriği zahmetsiz önüne getirişi. Söyleşi programları bizim ilgimizi oldukça çekmekte. Herhangi bir konu hakkında o konunun ustasının konuşmalarını dinlemek bizi kendimizi geliştirmek istediğimiz alanda bir kamçılama etkisi yaratıyor. Bu yüzden biyografik veya otobiyografik eserler kütüphanemizde yer alır. Bugün alanında önemli insanların kulağını çınlatacağız.
   Murat Daltaban'ı birçoğumuz değil; neredeyse hepimiz oynadığı televizyon dizilerinden biliyoruz. Tiyatro ile kendi imkanımız dahilinde haşır neşir olduğumuzdan; kendisinin DOT kurucusu olduğunu biliyorduk. Ve DOT Türkiye'de yerleşmiş belli başlı tiyatro gruplarından sıyrılarak, alternatif tiyatro akımının en önemli temsilcilerinden olmayı başarmış bir tiyatro grubu. DOT, tiyatronun fiziksel ve görsel gücüne fazlasıyla inanmış bir grup olarak; oyunlarının afişlerine de gereken önemi fazlasıyla veriyor. Çalışmalarını bir aşka bakar gibi takip ettiğimiz bir Grafik Sanatçısı Haluk Tuncay'ın Sarı Ay isimli oyuna bir afiş hazırlamıştı, hala aklımızdadır. Sırf bu afişin etkisiyle o oyunu çok izlemek istemiştim, olmadı.
   Geçtiğimiz dönem, Çok Sayın Örnek Alınanlar Listesinde Başlarda Yer Alan Hocam'ın konuğu İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde Kültür Yönetimi programında akademisyen olarak çalışan bir hocaydı. Sunumunun bir bölümünde, sanat yatırımlarından bahsetti. İlave olarak kalkıp uzunca bir süre konuşmuş, yine insanları bezme noktasına getirmiştik. Böyle alternatif sahnelerin ayakta kalabilmesi için; oyuncuların illaki televizyon yapımlarında boy göstermek zorunda olduğundan bahsettik. Çünkü, bir tiyatro kumpanyası oynadığı geceler, tek bir koltuk boş kalmayacak şekilde, içeriyi tıklım tıklım doldursa bile o tiyatro mali bir zorluğu yaşayacaktır diye de ekledik. Bu durum beraberinde getirdiği; televizyon, tiyatroyu olumsuz mu etkiliyor tartışmalarına yol açıyor. Bu düşünceyi biraz daha ileriye götüren tiyatro eleştirmenleri, bu durum tiyatroları maddi anlamda rahatlasa da içinin boşaltılmasını sağlıyor. İnsanlar tiyatroya televizyonda izledikleri oyuncuları görmek için geliyor deniyor.
Daltaban, yeniliğe çok açık olduğu için midir bilmiyoruz; medyascope.tv'de yayın yapmaya başlamış. Biz yeni rastladık bu güzel içeriğe. Medyascope'un en önemli silahı sloganlarında belirttikleri gibi "çünkü özgür" olması. En azından şimdilik o platform özgür. Bu içerikte bir yayını kanallarda yapsa Daltaban izlenmezdi. Ha şimdi de Periscope'ta yayın yapılırken izlenme sayısı nasıl bilmiyoruz, fakat şunu biliyoruz ki reytingler bahane gösterilerek kaldırılacak bir program değil.
Şeyler ve Şeytanlar ismini verdiği programa Türkiye Tiyatrosu'nun yaşayan en büyük ustalarından Genco Erkal konuk olmuş, Art arda anıları sıraladı, gündemden konuştu. Program her yönüyle mükemmeldi, bir on iki saat daha sürse, on iki saat izlerdik.
   Genco Erkal ile tanışmamız bir hayli geç. Sivas '93 oyunu ile ilk defa izledik Erkal'ı. İlerleyen yaşına rağmen; yaka mikrofonu kullanmıyor, sahne sanatları bölümünden yeni mezun olmuş bir genç gibi istekli bir oyun ortaya koyuyordu. Bir talihsizlik sonucu düştü sahnede, yanlış hatırlamıyorsam biraz da kaşı açılmıştı. Fakat hiç bozuntuya vermeden devam etti oyununa Genco Erkal.
Hazırlığının direktörlüğünü Uğurcan Ataoğlu'nun yaptığı afişi, Sabancı Kültür Merkezi'nin girişinden söküp çantamıza katma gibi bir hedefimiz varken; biri bizden önce davranmıştı. Öyle etkileyici bir oyundu, her yönüyle. Daha sonra çok uzun süre izleme fırsatı yakalayamadık Erkal'ı Ben Bertolt Brecht'e kadar. Bertolt Brecht ile tanışmamızı sağlayan isim bir diğer Türkiye Tiyatrosu büyüğü Ferhan Şensoy'du. Üniversitenin hazırlık senesinde, İngilizce'den çok Türkçe ile zamanımı geçiriyordum. Sıkıntılı bir süreçte, sevmediğin okulda, kitaplara sarılmıştım. Hayatımda en çok kitap okuduğum dönemdir hazırlık senesi. Brecht'in iletişim'den çıkan Beş Paralık Roman'ını okumuştum. Romanın yazıldığı dönem ile şimdiki arasında hiçbir fark yok, sadece zaman-mekan ve kişiler farklıydı. Brecht, kitapta, yozlaşmışlığı, yoksulluğu ve toplumu şiddete sevk eden her öğeyi sorguluyordu. Geleceği görebilen bir adam olduğunu anlıyordunuz Brecht'in. Eniştemin kütüphanesinden arakladığım; Halkın Ekmeği de Brecht'in o epik anlatmını, devrimci ruhunu nasıl dizeleştirdiğini gösteriyordu. Epik tiyatroyu ve Brecht'in sık sık başvurduğu kabare tiyatrosunu öğrenmek için; okulun kütüphanesinden bir kitap almıştım, birinci sınıftı, zor zamanlardı. Zor zamanlardı çünkü; temel tasarım ile sıkıntılarım vardı, soyut düşünemiyordum, hocaların verdiği İngiliztanca dersleri anlamakta güçlük çekiyordum. Çok Sayın Örnek Alınanlar Listesinde Başlarda Yer Alan Hocam ile zaman zaman tiyatro konuşuyor, o da benim Sayın Mor Hoca ile görüşmemi söylüyordu. Sanki 12 Eylül sürecindeymişçesine; sürekli yasaklı kitaplar bulunduruyormuşum gibi kitaplarımı hep çantamda saklarım. Birincisi kitaba bir zarar gelmesini asla istemem, ikincisi ise okumayı insanlar hava atılacak bir fiilmiş gibi görmeye başlamıştı. Üniversiteydi, ve birilerinin sanatı kullanarak hatun düşürme derdi vardı, çünkü çük sanattan daha önemliydi orada. Arkadaşım Epik Tiyatro kitabını görünce, incelemiş, masanın üzerine koymuştu, ben de kapıdan içeri girdim, çok sevdiğim morlu kadın kitabı incelemeye başlamış, uzaktan gördüm, masama geçerken herkese bakarak:
   "Kim okuyor bunu?" diye sordu. Sürekli projelerimi parçaladığından kendisinden de çekinerek "Ben..." diyebilmiştim sadece. Candan bir ses tonu ile "Aferin!" dedi, bir daha da birinci sınıfın sonuna kadar bir aferin duymamıştım zaten o derste. O kitabı okudum, Brecht'in günlüklerini okudum; Brecht'i biraz daha anladım sanarak İstanbul'a Şensoy'un Brechtiyen bir tutumla yazdığı Nasri Hoca ve Muhalif Eşeği'ni izlemeye yola koyuldum. Beğenmemiştik. Ortaoyuncular'In DVD'lerinden izlediğimiz Brecht uyarlaması "Üç Kurşunluk Opera" daki mükemmelliğin onda biri yoktu oyunda. Bir Ferhan Şensoy hayranı olarak; bu duruma çok takılmadık, her oyunun tam olgunlaşacağını düşünmek zaten çok saçmaydı. Uzunca bir süre bir daha Brecht etkisinde bir oyun izlemedik; Genco Erkal'ın Ben Bertolt Brecht'ine kadar. Genco Erkal'ın Tülay Günal ile birlikte uyumu göz dolduruyordu. Oyun şarkıları bir kabarede tiyatrosunda olabilecek kadar sade ve etkileyiciydi.
   Asıl vurucu oyun; Bir Delinin Hatıra Defteri idi. Ankara Devlet Tiyatrosu'nda yok satan performansı ile Erdal Beşikçioğlu çok fazla övgü alıyor, izleyen herkes büyüleniyordu. Bizim hayatımızda Ankara'dan çok, Ankara'da yaşayanlar olduğundan o oyunu izleyememiştik. Erdal Beşikçioğlu sanıyorum bir söyleşisinde Genco Erkal'dan oyunu izlediğini belirtmişti, biz de hep merak ediyorduk Usta bu oyunu nasıl oynuyordu diye. Usta bir gün tivit attı, oyunun ilk sergilenmesi üzerinden elli yıl geçmiş, bunun şerefine tekrar Poprişçin olacaktı Genco Erkal. Bu habere oldukça heyecanlandık, yerimizde duramadık. Bir kez daha okuduk Bir Delinin Hatıra Defteri'ni.
Dostlar Tiyatrosu, İzmir'e turneye çıkacak haberini okur okumaz yazıldık biletlere! Muhteşem bir performans izlemiştik, yaşı ilk izlediğimizden beri altı-yedi yıl geçmesine rağmen daha da gençleşmişti. Bütün seyirci, Usta'yı o gün on dakika ayakta alkışladı. Bir seyirciyi bile duygulandıran bu alkış töreninde Genco Erkal'ın ne hissettiğini az da olsa tahmin edebilir her tiyatro sever.
Genco Erkal bu programın başında aslında bizlere sanatçılığı özetledi: "İyi olmak zorundayız, herkes bizden iyi olmamızı bekliyor ki onlara biraz umut verelim..."
   Cumartesi gününüzden ve bu programdan daha fazla çalmak istemiyoruz, programın devamını da sizlere bırakıyoruz. Genco Erkal'ı bilmek gerekiyor, halen hayattayken izlemek şart! Kendisinin bir otobiyografisini okumak çok etkileyici olabilirdi, kendi söyleşisinden anladığımız şu ki; tiyatro öyle sert bir patron, bir türlü izin alamadığın. Bir türlü izin alıp, kendi hayatını üçüncü sınıf hamur kağıtlara basmaya zamanın olmuyor. Ferhan Usta da bunu şöyle belirtmişti yayımlanmamış gecedestede:
işim arasına sıkışan yaşam
tiyatro bir deli attır
at üstündeyim
hep yarıştayım
bir gün attan düşersin
the end
bu böyle bir maratondur
çok molalar veremezsin
   -Ulan Güney, yine malumatfuruşluk yapıyorsun!
Söyleşi İçin:
Şeyler&Şeytanlar: Efsanevi Bay Erkal! Konuk: Genco Erkal

Fotoğraf: Muhsin Akgün

24 Ekim 2016 Pazartesi

Bensiklopedi Roma Rakamları ile On Üç


- Merhabalar Sayın Okuyucu!
  Bu blogu özlediniz mi bilmiyorum. Lakin özlemediğinizi düşünüyorum. Çünkü burayı boşladığımızdan beri ne bizim kapımızda "Lütfen yaz!" diye yattınız, ne de yüksek bir binanın tepesine çıkıp; "O blog yazarı buraya gelecek!" türevinden eylemlerde bulunmadınız. Neyse biz de beklemiyorduk zaten. Ama en azından yorumlar kısmına not düşüp, "Be ağzına sıçtığımın üşengeci, iki satır yazıyorsun zaten, onları da yaz-yayınla!" demediniz. Fakat biz burada olmadığımız süre zarfına bir adet hikaye dizisi, -dizi dediğime bakmayın, finali erken olan dizilerden, maksimum üç bölüm, dördüncü bölümünün taslağı bile yok.- bir adet okumalık radyo istasyonu projesi, bir adet mezuniyet, bir adet darbe kalkışması, bir adet Ömer ve Ali Ağbi, bir adet işsizlik, bir adet kuruyemişçi dükkanı, birkaç yüz şişe de alkol sığdırdık. Size bunlardan birkaçını zamanla sunacağım.
 - Tarihler 17 Haziran'ı gösterdiğinde Bensiklopediler'de sıkça yer verdiğimiz okulumuzu bitirdik. Bir adet siyasi iletişim kampanyası ile mezun olup; hayalimizin en doruklarında İstanbul'a yerleşme fikrini cebimize iliştirip yolunu tuttuk şehrin. Buradan bir macera çıkmayacak. Konuyu değiştiriyorum. İşsizliğin macerası olmaz, işsizlik olsa olsa dramdır. Yazın bunu; ileride bir otuz yaş altı yaratıcı listelerine girebilirsem benimle sektörel bir söyleşi yaparlarsa bu cümleden gireceğim.
  - Bir gün dükkanın önünde oturmuş, mekaniksel bir harekete bağladığımız çiğdem çıtlatma işlemini  Cern'de hiç bulunmamış, fakat fizik hakkında çok ileri gelen bir zat-ı muhterem ile gerçekleştiriyor, aynı zamanda da kadın fiziği hakkında hoşbeş ediyorduk. Bir başka ağbi giriyor içeri, viski çeşitlerinin fiyatlarını soruyor, gözüne kestirdiği Daniels'ların Jack'ini istiyor, bunun aynısını ben evde yaptım diyor, çıkıyor, bisikletine biniyor ve gidiyor. İşte o ara beklediğim aydınlanmayı yaşayacağımı zannediyordum ki bir bok yaşamıyorum, çiğdemi alıp yemeye devam ediyorum. Her günüm bu ve bunun biraz daha değişiği adamlarla muhabbette geçtiğinden; zamanla bu boş muhabbet üzerimde kalıcı hasarlara yol açacak diye korkuyor, fındıklara Bernbach, antep fıstıklarına Ogilvy, bademlere Burnett, çekirdeklere de Acıman isimlerini takıyorum. Gelen olaylardan habersiz müşterilere:
  "Ağbi Kristal Elma'dır, Kırmızı'dır bunlar biraz işin şov tarafı, ha bir kıstas olacaksa; yapılan işin ne kadar yaratıcı olduğunu, iletişimi hangi yolla nasıl başarılı sağlanmışın belirlenmesi için Cannes'a başvurulabilir." diyorum, insanlar gözlerini fal taşı gibi açıyor. Sanırım tanıdıkları Reklamcılar Derneği'nde.
 - Bir macera çıkmayacak demiştik ya, macera çıkarmaya çalışayım istiyorum: Mezuniyet projemin bir parçası olarak bu projeyi aslında bir viral gibi sağda-solda yaymaya çalıştım. İnsanlar benim projemi bitirmem bitmeden benim projemin yani kampanyasını hazırladığım partinin varlığını daha fazla hissettiler. İnsanlar, basma kalıplarla oy veriyor ya da ataerkil bir sistemden gelindiği için evin büyüğü kime oyunu atıyorsa ona atıyordu. Bunu da aklımızın baş köşesine yazarak, bir partinin dilini değiştirmeye çalıştım, bana kalırsa dil açısından bir eksiğimiz yoktu, istediğimizi gerçekleştirmiştik. Hatta ve hatta çok kısa bir sürede tamamladığımız projemizi dostlarımızla konuşurken "Çok saçma bir şekilde güzel oldu lan bu iş!" söylemine yarım saat kahkaha atmışlığımız var. Notlamayı sallayıp; insanlardan aldığımız tepkileri görünce pılımızı pırtımızı toplayıp Başkent'in yolunu tutmaya karar verdik, darbe kalkışması oldu. Bizim bir dönem üzerinde kafa patlattığımız, bu yüzden karamsarlığa düşüp belirli bir süre işi bıraktığımı, sonra sol kulvardan koşarak bitişe vardığımız proje rafa kalktı. Bu şanssızlıktan ziyade; Kutuplar ve bedevi ilişkisinden ibarettir.
  - Bir yaşını doldurmasına ramak kala oğlum, Pasör Çaprazı'ndan bahsetmek istiyorum. Oğlum, benim yıllığım. Anı defterim. Halet-i Ruhiyem. Geçtiğimiz yıl tam bu zamanlar oldukça canım sıkılıyor, birkaç sağlık probleminin kafaya verdiği takıntı hissi vücudu olumsuz yönde etkilemiş, üzerine bir de ölüm görünce; kafayı dik tutmak için bir şeyler yapmak istiyordum. İki arkadaşım ile birlikte okulda bir şeyler yapalım istiyorduk iki senedir. Biz bir şeyler yapmadan; bir şeylere isim vermeyi çok iyi biliyorduk ve iyi içiyorduk. Birçok isim çıktı, fiilsiz başı boş gezdi, gezdi, sonra bizlere söverek gitti. Son seneydi, bir şeyler bırakmalıydı. Blog yazıları uzun olduğu gerekçesi ile okunmuyor, -Elbette bunda bizim kalemimizin yetersiz oluşu olabilir.-, sağda solda boş boş gezen mag kültürü giderek popülerleşmekteydi. İçi boş insanlar bu tip oluşumlarla aslında doğasında kültür-moda yatan hipsterlıkla uzaktan yakından alakası olmadan sadece işin tarzını seviyorlardı. Bir şey yapmalıydı. Bir radyo programı bırakalım lan bu okula dedim, Oğulcan biraz önüne baktıktan sonra Pasör Çaprazı olsun lan dedi adı! Her şey tamamdı, ortamlarda edebiyat-sanat-çizgi roman-sinema konuşmayı sevmeyen insanlar burada her şeyi doğal halinde; hatun düşürme kaygısız gerçekleştirecekti.
  İkinci yuvam haline gelen fakültenin kapısını çaldım, fikrimizi anlattım, sıra olunduğunu, şuan radyonun yayın yapmadığını yayınların podcaste döndüğünü öğrendim, başım aşağıda fakülteye gittim. İlk jüriden çaktım. İnternet üzerinden yapalım dedik, yine bir bok yapmadık. İşi madem yazıyoruz, okumalık radyo istasyonuna çevirelim dedik. Aslında biraz da mecburiyetten bunu yapmak durumunda kaldık, ha ben halen iyi yaptığımızı düşünüyorum. Oğlumu tek başıma büyütmeye çalıştım, artık büyüdü, yeni insanlarla tanıştırmak istiyorum onu. Bu yüzden müzik zevkine güvendiğim iki arkadaşım ile konuştum, biri ile daha konuşmadım. Big L's Tasarım Kolektifi hizmetini tamamladıysa da tek L olarak konuyu Whatsapp'a yatırdık, güzel şeyler çıkacak gibi. Çıkmasa da havaya uçan herhangi bir projemizden farkı olmayacak, Pasör de zamanla görmekten usandığınız, destek vermediğiniz Facebook zaman tünelinizden uçup gidecek.
   - İş arama sürecine geri dönüyoruz, bu kadar ciddiyet yeter, iş arama işi aslında daha ciddi olsa da hiç öyle şeyler yaşanmıyor bu alanda. Bazen düşünüyorum da Papua Yeni Gine'ye bile öz geçmişim ulaşmıştır. Bir gün oradan bir reklam ajansı beni arayacak, bizimle çalışır mısınız? diyecek diye ödüm kopuyor. Hayır, çalışmayacağımdan değil. Telefonda teklifi anlayamayacağım diye korkuyorum, yoksa gözümüz kara. Gideriz.
  - Bu aralar en büyük hobim; eski filmleri arkaya koyup, görüntüsü ile ilgilenmeden sadece konuşmaları dinleyip, bir şeyler yazmaya çalışmak ya da bir şeyler okumak. Yalnız dikkat ettiyseniz çalışmak diyorum, çünkü ikinci dakikadan itibaren filmi izlemeye başlıyorum. "Bak pelerinle oturdun rahat edemedin..."
  - AROG'u en az on beş defa izlemişimdir ki yirmi de olabilir, halen her izleyişimde kahkaha attığım sahneler var. Bunu da neden belirttim bilmiyorum.
  - ATV'de Gözüm Sende diye bir program başlamış. İki haftadır izliyorum. Çok garip. Cast olduğu bu kadar belli olan bir program daha izlememişimdir. Ha belki Stv'de yer alan bir mahkeme programı vardı. Belki o. Lan onu da hiç izlemedim ama hakim amcanın kızım deyişinde yüzünün aldığı şekil aklımda.
 - Aydın Yenipazar'ın pidesi, ünlü falan değil arkadaşlar. İnanmayın. Bunu her platformda dile getirmeye çalışıyorum ki siz de kandırılmayın. Show TV'nin Whatsapp ihbar hattına insanları kandırıyorlar diye bir haber videosu atmayı bile düşünüyorum. Pide ve Fırıncılar Odası Başkanı'nı göreve çağırıyorum.
  - Yalnız yerde, yalnız zaman... Bir kaybeden aforizması olarak bunu; kullanmak isteyen bir kaybeden yazara uygun ücrete satabilirim bu cümlemi. Bence en az üç yüz bin sattırır.
  - Ben limonatanın içine azıcık votka koyuyorum, çok mu?
  - Bir gözü var, yaz gökleri gibi. Masmavi. Deniz gibi. Deniz dedim de aklıma Helenizm geldi! Yaşasın Büyük İskender ve Helenizm politikası. Tarihteki Helen de o kadar güzel miydi ki lan acaba? Neyse biz hedef kitlemizi doğru belirleyelim.
  - Ben kaçıyorum, oğlum Pasör Çaprazı'nın sizlere çok selamı var, desteğinizi bekliyorum. Desteklemeseniz; desteklemeyen insanları tek tek deşifre edeceğim, alfabe sırası ile. Liste elimizde. O kadar reklam yapıyoruz be olum!
  - Hoşça.